Showing posts with label Türkçe. Show all posts
Showing posts with label Türkçe. Show all posts

Bip bip vın vın

Sardinya adasına gittim. Bunda bir ilginçlik yok. Adada ilginçlik çok. (Gramsci orada doğmuş mesela.) Ama benim gitmiş olmamda bir ilginçlik yok, zaten bir konferans bahanesiyle gittim. Gitmişken partnerimle on günlük bir de tatil yaptık.

Çok da süper planımız vardı. Araba kiralayacağız. Hani artık ben de sürebiliyorum ya, bir o bir ben süreceğiz, koylardan koylara gideceğiz.

Her şey hazır. Kalacak yer rezervasyonlarını yapmışız, gün gün planlarımızı yazmışız, benim de konferansım bitmiş Cagliari'ye dönmüşüm Partnerimi bekliyorum. O da işte havaalanında uçağının kalkmasını bekliyor. Öyle goy goy yazışıyoruz. Ben planlarımızı detaylandırıyorum falan.

Sonra bir anda "Noooooooooo" yazdı. İngilizce yazışıyoruz da ondan öyle yazdı, yoksa "Yooooooo" veya "Aaaaaaaaa" veya "Haaassssss" gibi bir şey yazardı herhalde. 

Evde bırakmış sürücü ehliyetini.

Ben dedim "Takma kafana, hallederiz." Neyi hallediyorsak...

Neyse işte iki kapılı küçük bir araba kiraladık. Ben tabii az çok nerelere gidileceğini biliyorum, ama oralara nasıl gidileceğini araştırmış değilim. Koyduk harita uygulamasına, git diyor gidiyoruz. 

Cagliari'den çıktık öğleden sonra, ilk durağımıza vardık, asayiş berkemal. Uyuduk uyandık. Koylar bizi bekler. Ama işte o günden itibaren şöyle bir şey oldu. Şuraya gidelim diyorum haritaya, iyi tamam diyor, mesafe 40 kilometredir diyor, yolculuk süresi yaklaşık bir saat diyor. Nasıl oluyorsa...

Sonra işte şöyle maki manzaralı bir yerlere gittik.

 

 

Manzara güzel tabii, ama bakabilirsen. 


 Efendim, yollar şöyleymiş.

 

Bunlar, tabii ki çift yönlü, yolun ortasında çizgi çekmeyi hak edemeyecek kadar dar yollar. Üstüme iyilik sağlık. Biz koylardan koylara dediydik, bunun anlamının virajlardan virajlara olduğunu anlamadıydım. Bir de bu virajlar tabii dağlık yer olduğu içindir. Yani fotoğraflarda görünmeyen yokuşları inişleri de sen getir gözünün önüne. 

Oysa hayatında kaç kere Kaş, Kalkan taraflarına gitmiş bir insanın bu duruma uyanması lazımdı çoktan. Partnerime mi güvenmişim neyse, hiç hesap etmemişim.

İşte böylece, iki aylık ehliyetimle, on gün boyunca, her gün en az iki saat, toplam 1100 kilometre araba kullandım birdenbire. Hem de kiralık araba, yani çizdirmek çarpmak lüksüm de olmadan. 

Bu da beklenmedik yeni bir zafer oluverdi listeme. Kutlamasını da terk edilmiş madenlere bakarak ve akvaryum gibi Akdeniz'de yüzerek kutladık. Bir zafer olunca kendimle ve seninle paylaşmaya söz vermiştim sene başında; işte iki tane de fotoğraf koyayım:

 


 




 

 

 

 

Hayatımda ilk kez, sıfır çürük

Kendimi bildim bileli dişlerim çürüktür. Dolgu yapılır, dolgunun kenarından girer yine bir şeyler, çürük yürür dolgunun altına. Onu hallederken başka dişler çürür. Onları doldururken ötekine kanal tedavisi gerekir, sonra o kanallar enflame falan olur. Bozdukça bozan ama bir türlü de final yapmayan dizi gibi.

Bakmıyor da değilim dişlerime. Günde iki fırçalamaksa fırçalarım. Diş ipi kullanırım, hatta çantamda diş ipiyle gezerim. Bir ara o ağızdaki her şeyi öldüren ağız sularından da kullanmıştım (sonra başka dişçi bırak deyince bıraktım).

Kimi diyor ki o kadar erik limon yeme, kimi diyor ki genetik. Genetiktir genetik.

Bir fikir edinesin diye söylüyorum: Toplam 15 dişimde çürük olmuş şimdiye kadar. Yirmi yaş dişlerimi çektirmiş olsam dolgulular hükümet kurabilecekmiş ağzımda.   

Neyse, hikaye şu. Birkaç yıl önce sanki düzenli bir işim olacakmış gibi olunca tüm dişlerin panoramik röntgenini çekip bir plan çıkardık dişçimle. İşte Kasım 2022'den beri, beş altı ayda bir gidip bir iki dolgu yaptıra yaptıra o listeyi 2025'te tamamladık. Ama bu arada tabii ki yeni girişimci çürükler oluştular. Onlara da bu sene el attık. Bu iş Ocak'ta biter sandımdı ama şimdiye kadar uzadı.

Bugün itibariyle, nihayet, ağzımda toplam sıfır çürük var. (Zaferden zafere koşuyorum.)

Böyle bir şey daha önce hiç başıma gelmemişti. 

Kutlamak için ne yesem, ne içsem, ne ısırsam bilemedim. Yoksa aksine bir süre hiçbir şey yemesem, F harfini falan hiç kullanmasam mı...

Ne kadar dayanırım bilmem bu çürüksüzlük ahvalinde, ama şu anda kutlama yapmayı hak ediyorum bence.

 


 

Yaşamak II

 Bugün imparator dedi ki

        Bütün bir uygarlığı bombalarla tarihe gömeceğiz.

Bugün 

        bizim evin terası

        yasemin kokularıyla dolu.

Bu iki bilgiyi aynı anda kavrayabilmek

        demek yaşamak

                belki de.

İkisine de hakkını vererek

        ve ikisini de aynı anda hissederek yüreğinde. 

 


 

Yaşamak I

Umrunda değil, diyorlar.

Desinler. 

 



Soğuk

Kokunu topladın gittin.

Ne gözlerini bıraktın geride

            ne de parmaklarını.

Yatağımız soğuk

            odamız soğuk

                    evimiz soğuk.

Yağmur yağıyor.

Gece soğuk.

 

Sadece sonu olan rüyalar görüyorum

            Uyumaktan korkuyorum

            Yalnız uyanacağımı bildiğimden.

 

Dün

        uyandım ve ağlamaya başladım

Önceki gün

        ağlayarak uyandım.

Faydası yok kimseye.

 

Ev soğuk

        oda soğuk

                yatak soğuk.

Yağmur yağıyor.

Ne uyuyasım var

            ne uyanasım. 

 


 

Goodreads'ten BookWyrm'e geçtim.

Beni tanıyanlar bilir, kitap okuyan biriyim. Okuduğum kitapları bir kenara listelemeye başlamıştım yirmi yıl önce. Sonra bu liste çok uzadı tabii ve "Ya ben şunu okumuş muydum, ne zaman okumuştum?" diye düşününce o kitabı bulmak zorlaştı. Daha da önemlisi, "Ya ben bu kitabı okuduydum. Harika olsaydı hatırlardım ama nasıl bulmuştum ki acaba?" gibi soruların yanıtını da bulamıyordum.

 

 

Sonra 2019'da bir Goodreads hesabı açtım. 2019'u hatırlıyor musun bilmem ama sosyal medyanın bozduğu, ama çok çok bozmamış olduğu bir dönemdi. Algoritmadan sıkılmaya başlamıştık ve bir sorun olduğunu hepimiz biliyorduk, ama bıkmamıştık henüz. Ben de sırf kitaplarım için bir sosyal medya hesabı açarsam listemi derli toplu hazırlayabileceğimi ve ayrıca yeni kitap önerileri de görebileceğimi düşündümdü.

İyi hoş, ama Goodreads'in sahibi Amazon.

Amazon hali hazırda kötülüğün simgesi, ama daha önemli bir şey var: Bugün Goodreads çok berbat olmayabilir, ama benim de katkıda bulunduğum bir inşa sürecinin sonunda yeterince malzemesi olursa berbatlaşacağı neredeyse garanti. Biliyoruz ki, bunca emek hem Jeff Bezos'un bilmem kaçıncı yatını satın alacak, hem de benim işimi görmez hale gelecek.

Geçen gün şöyle bir internet sitesiyle tanıştım: https://openalternative.co/

Burada, aklına gelebilecek her türlü programın, internet sitesinin, uygulamanın açık-kaynak alternatiflerini arayabilirsin. 

İşte orada arama çubuğuna "Goodreads" yazarak BookWyrm'le tanıştım: https://joinbookwyrm.com 

Temiz, sakin, açık-kaynaklı, kar amacı gütmeyen, federe biçimde kurulmuş bir site. Okuma grubu kurmak mümkün. Okuduğun veya okumak istediğin kitapların çeşitli listelerini de yapabilirsin.

Üstelik bir avantajı daha var: Eskiden Goodreads'e kendimiz kitap ekleyebiliyorduk. Şimdi saçma sapan bir "foruma yaz biz bakçaz halletçez" prosedürü koydular, okuduğum bir kitabın eklenmesi kabaca bir ay alıyor. Ama BookWyrm'de kendin rahatlıkla kitap ekleyebilirsin bir form doldurarak.

Önceki başarıma kıyasla tabii ki bu küçük bir zafer sayılır. Ama yine de azıcık gurur duydum kendimle bu geçişi yaptığım için. Seninle de paylaşayım dedim.

Beni şurada bulabilirsin: https://bookwyrm.social/ 

Marx ve Engels'i okudum.

 On beş yıl önce başladığım devasa bir kişisel projeyi bitirdim.

Marx ve Engels okudum.

Daha doğrusu Marx ve Engels'i okudum.

Marx ve Engels'in yazdığı hemen her şeyi okudum. Ve bu ödevi birkaç gün önce bitirdim nihayet. (Bu notu ben İngilizce yazdımdı önce, eğer bu not çeviri kokuyorsa, çeviri olduğu içindir.)  


 

Niye yaptım böyle bir şey? 

Üniversitenin ilk yıllarıydı. "Ne yapmalı" diye düşünüyordum. Bunu ciddi bir strateji sorusu gibi değil de, daha çok "hayatımla ne yapacağım şimdi?", "nasıl faydalı olunuyor topluma falan?' ve "dünya nasıl kurtarılır?" sorularının karışımı olarak düşün. Bunlar yirmi yaşında biri için makul herhalde, değil mi?

Sonra bir dünya solcu grupla tanıştım.

Birkaç dünya belki hatta. 

Her biri, bu sorulara kendi özgün yanıtları vardı. Ve eşzamanlı bölünme, tartışma, ayrışma, birleşme, kuruluş falan filan süreçlerinde takılıyorlardı. 

Bu grupların bazıları anti-marksistti, bazıları marksistti, bazıları öz-marksistti, bazıları hakiki öz marksistti.  

Çok karıştı kafam.

Bunların hepsinin aynı anda haklı olması mümkün görünmedi bana.

Keyfim kaçtı bu sonuca vardığımda. Yüzyıllarca tartıştıktan sonra, ana konuların hiçbirinde hiçbir ciddi sonuca varmamışız gibime geldi.

Taktım kafaya; yorumların arkasında takılmayacaktım. Bunun yerine, kendime bir söz verdim: ana kaynakları okuyacak, Marx ve Engels'in ne dediğine dair kendi versiyonumu oluşturacak, ve ancak bundan sonra yorumların arkasına takılacaktım

Yıl 2011'di. Marksistleri okumayı neredeyse tamamen bıraktım, ve Marx'ı okumaya başladım. 

 

Tam olarak ne yaptım? 

Kronolojik sırada Marx ve Engels'in eserlerini okudum.

"Eserler" derken kast ettiğim

- onlar hayattayken kitap olarak yayınlanan her şey (Kapital'in üç cildi, erken dönemlerdeki polemikler (Kutsal Aile falan), geç dönemlerdeki polemikler (Gotha programı şeyleri), güncel politika hakkındaki kitaplar (Brumaire falan), ders kitabı gibi şeyler (Engels'in Anti-Dühring, Feuerbach gibi eserleri);

- Komünist Lig ve Birinci Enternasyonel'in tüm yazışmaları;

- hemen hemen tüm elyazmaları (1844 felsefi ekonomik notları, Grundrisse, 1861-63 ekonomik elyazmaları);

- gazete yazılarının çoğu; ve

- tüm mektupların muhtemelen yarısı. 

Yani eğer şu tüm eserler listesine bakarsan, orada (mektuplar hariç) kalın yazılmış her şeyi okudum ve kalın olmayan bazı şeyleri de okudum. (Mektupları derlenmiş bulmak imkansız gibi bir şey, eğer MECW ciltlerine gömecek bir hazinen yoksa.)

 

Ne öğrendim?

İlk öğrendiğim şey şu: Çoğu marksistin ve hemen hemen bütün anti-marksistlerin, Marx'ın ne dediği hakkında hiçbir fikri yok. Genellikle, kendi görüşlerinden başlıyorlar, sonra bu görüşü Marx'ın yazılarına bulmaya çalışıyorlar.

Biri "Marx şunu dedi." veya "Marx şöyle böyleydi." dediği zaman, çoğunlukla en iyi ihtimalle bir lafı cımbızlıyorlar, veya bir yorumun yorumunun yorumuna referans veriyorlar. 

Bundan daha somut olarak, belki birkaç şey paylaşabilirim seninle:

- Yazıların bağlamından habersiziz. Eserlerin yarısı, başka yazarlara bazı spesifik eleştiriler getirdikleri tartışma yazıları. Solcu halkımızın cımbızladığı alıntıların çoğu, genel ifadeler değiller, aksine o dönemdeki bazı somut saçmalıklara verilmiş somut yanıtlar. Yani alıntılanabilir şeyler değiller bunlar. Bu insanlar polemik yazılarıyla binlerce sayfa doldurdular; ve çoğunlukla bu sayfalardaki anlamı sırf kulağa havalı geliyor diye bir tweet'e indirgemek mümkün değil. 

- Yine bağlam açısından, terminolojiden habersiziz: Öğrendiğim birçok şeyi unutmam gerekti, çünkü başlangıçta kitapları sanki bugün yazılmışlar gibi okuyordum. Ama "organik" (organa benzer), "objektif/nesnel" (nesneyle alakalı) ve "çelişki" gibi lafların bugünkü anlamının Marx ve Engels'in aklındaki şeyle arasında uçurumlar var.

Bunun üstüne şunu ekle: yazıların yarıdan fazlası, ekonomi politik eleştirisine adandığı için, bir de o çerçeveyi verili alıyorlar. Sürmekte olan bir tartışmanın parçası olduklarından, kendi dönemlerinin terimlerini kullanıyorlar. Mesela "en ileri üretim biçimi" dediklerinde kast ettikleri "ilerleme", dikkatle tanımlanmış bir kavram ve ardında "emek üretkenliği" var; ve burada "üretken" lafından da "bir başkası için artık-değer üretmek" anlamak lazım. Yani demem o ki, bir metnin ne demeye çalıştığını anlayabilmek için, sözcüklerin tam olarak neye karşılık geldiklerini bilmek çok faydalı oluyor.

- Öğrendiğim bir önemli şey, yöntem. İçerik değişiyor, çünkü etkileştikleri bağlam değişiyor. Alman köylüleriyle ilgili bir kitaptan bir cümle alıp bunu Erfurt programı eleştirisiyle kıyaslarsan, çelişkili cümleler bulabilirsin. Çünkü farklı şeylerden bahsediyor bu eserler. Bunlar arasında sürekliliği ve tutarlılığı sağlayan şey, tarihsel materyalist yöntem. Sınıf analizini ve diyalektiği, gerçek dünyadaki durumlara uygulayıp somut sonuçlar çıkarıyorlar.

- Hem Marx hem de Engels, bir şeyin gerçekten işe yarayıp yaramayacağına odaklanmışlardı. İdealler ve vizyon gibi şeylerle ilgilenmiyorlar pek. Devlet, merkeziyetçilik falan gibi konulardaki pozisyonlarını bu açıdan okumak lazım. Yine aynı sebeple, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasında ısrar ediyorlar, çünkü bu olmadan sömürünün bitirilemeyeceğini söylüyorlar.

Sovyetler Birliği'ni (veya herhangi başka bir deneyimi) yeterince marksist olmamakla suçlamak bir mantık hatası. Marx'ın bizzat kendisinin sosyalizmin nasıl hayata geçirileceği hakkında pek fikri yoktu ve buna pek de kafa yormamıştı. Yabancılaşma, hak felsefesi, Paris komünü falan hakkındaki yazılardan, Marx'ın düşünce sürecinin derinliğini görmek mümkün; ama yine de ısrar edeceğim: Marx ve Engels yaşadıkları gerçek dünyadaki sorunları çözmeye çalışıyorlardı ve bence her türlü deney ve deneyimden mutlu olurlardı.

Ayrıca yine eminim ki sosyalizm girişimi ne olursa olsun Marx somurtup söylenirdi, Engels de heyecanlanır ve neşelenirdi. 

- Engels Marx'tan çok daha erişilebilir ve çok daha keyifli. Engels'in yazıları daha eğlenceli ve daha basit. Tam da bu sebeple Engels'in sunumu Marx'ın eserlerine kıyasla daha az titiz olabiliyor. Marx bunların hepsini okumuştu, yani bir tutarsızlık olmaması lazım içerikte. Yine de mesela şunu düşün: bu ikisine Komünist Lig'in manifestosunu yazma ödevi verilmişti; Engels oturup bir şey yazdı (Komünizmin İlkeleri) ve Marx'a verdi; Marx buna baktı ve "Harika, bir gözden geçireyim çabucak." dedi ve tamamen bambaşka bir şey yazdı. Yani demem o ki ne olup bittiğini tam olarak anlamak istiyorsan Marx ve Engels arasında ayrım yapmakta fayda var.

- Marx pozitivist değildi (bugünün standartlarıyla da, kendi döneminin standartlarıyla da), kalkınmacı değildi (bugünün terminolojisi). Ne Marx ne de Engels avrupa-merkezciydi. Analizlerine belki "kapitalizm-merkezci" denebilir ama. Bundan kastım şu: kapitalizmin diğer tüm üretim biçimlerini yok edeceğini düşünüyorlar, bundan dolayı da kapitalizmin işleyişine odaklanıyorlar. Bu da bir yöntemsel tercih anlamına geliyor; kendilerinin kapitalizmin içinde konumlandırıp buradan kapitalizmin iç çelişkilerini inceliyorlar.

Kapitalist merkezin dışında kalan veya dışından gelen çelişkilerin farkındalar, Çin, Hindistan, "Doğu meselesi" yazılarından görebileceğin gibi. Ama bunları incelemiyorlar detaylı olarak.  

- Marx'ın yazılarından tüm ekososyalist argümanın çıkarılabileceği muhtemelen abartılı bir iddia. Marx laf arasında çok ilginç tespitler yapıyor. Kapitalizmde yabancılaşmanın kapsamına dair çok derin bir içgörüsü var. Ama bir iki yerde geçen metabolik kırılma laflarından ekolojik çöküşü tüm boyutlarıyla çıkarımsamak bence pek mümkün değil. Yani, iklim kriziyle falan haşır neşirsen, Marx'ta senin öğrenme sürecine ciddi katkı koyacak bir şey bulabilirsin ve ayrıca bu sürecinle çelişecek hiçbir şey bulamayacaksın; ama iklim acil durumunun çözmek için sırf Marx'a bağlı kalırsan pek yol alamazsın sanıyorum. 

- Tatmin olmuyorlar. Ne Marx, ne de Engels. Harika bir şey. Okuyorlar, not alıyorlar, birbirleriyle yorumlarını paylaşıyorlar - ve bunu hemen her konuyla ilgili yapıyorlar. Fizik, kimya, biyoloji, antropoloji, matematik, tarih alanlarında en güncel gelişmeleri takip ediyorlar Marx'ın matematik elyazmaları var. Engels'in atom teorisi hakkında da, bugün antropoloji diye adlandırdığımız alanda da kapsamlı yazıları var. Marx'ın bir de etnoloji notları var. Türlerin Kökeni'ni çıkar çıkmaz okumuş. Ve ayrıca, kendilerinin bu alanlarda bilim insanı olmadıklarını da biliyorlar. Yani, ne kadar ateşli eleştiriler yazmış olsalar da, bunları yine de (nihai söz olarak değil) bir araştırmayla ilgili kişisel yorum olarak okumakta fayda var. 

  

E şimdi ne olacak?

Her şeyden önce, çok daha rahatım şimdi. Lenin'le, Mao'yla veya herhangi başka bir düşünürle aynı fikirde olabilirim yine. Lenin'le Lenin olarak aynı fikirde olduğumu (yani sırf marksist olduğu için değil) bilmek, karmaşık politik tartışmalarda dikkatimin dağılmasını önlüyor. Yani bu proje sayesinde kafam çok daha net.    

Öte yandan, bu işe girişince birçok önemli eseri rafa kaldırdıydım. Yani mesela yıllardır neredeyse hiçbir ciddi sosyalistin kitabını okumadım. Şimdi bunlara yetişmeye geldi sıra.

Ha bir de asıl paylaşmak istediğim şu: Herhalde başka kimse için hiçbir manası yok, ama bu benim için ciddi bir başarı. Listemdeki son eser olan 1861-63 Ekonomik Elyazmalarını gördüğümde (iki bin sayfa), biraz cesaretimi kaybeder gibi oldumdu, ama sebat ettiğim için memnunum.

Giden yolcu terminali

 Gideceğim, dedi,

            yardım et gitmeme.

Mutlu değildi.

Mutlu olmasına yardım edemedim.

Gitmesine nasıl? 

 


 

Dilek kipi

 Senin

            ne istediğini

            de

            düşünmelisin,

         dedi.

Ben,

            her şeyi

                        istiyorum.

Yani

            ne verirsen

                        onu istiyorum. 

 


 

Bitmekte olan bir ilişkinin fotoğrafı

 Deprem başlarken

            ilk duyduğun

            tabak çanağın birbirine çarpması,

            sonra mobilyanın gürüldemesi,

                    sonra evin tamamının.

Saniyeler içinde

            deprem olduğunu

            algılıyorsun.

Ev yıkılabilir.

Bir şeyler yapmalısın,

            kirişlerin arasına!

            mobilyaların yanına!

            dizlerinin üstünde!

            elin başının arkasında, ensende!

Ama

ev yıkılmayabilir.

Belki de

            sallar sallar geçer.

Neden olmasın?

Hem anlatacak hikayen olur

hem eve güvenin yenilenir.

Zaten

depremin ne kadar kuvvetli olduğunu

bilmiyorsun ki o anda.

Ama yıkılırsa

            ve altında kalırsan

            ve sağ çıkarsan,

        "Bilemezdim"

            diyemezsin.

 


 

Bugün Salı

 Yaşamalı

        her Salı sabahını

        sanki başka Salı

                ve başka sabah

                yokmuş,

                hiç olmamış

                ve hiç olmayacakmış gibi.

Sevmeli

        her canlıyı

        ve her nesneyi

            her Salı sabahı

        sanki sevmek için

                başka Salı 

                ve başka sabah

                hiç olmamış

                ve hiç olmayacakmış gibi.

Sevmeli

        her Salı sabahını,

        yaşam mucizesini

                her Salı sabahında.

 


 

Rüya

 Rüyalar görüyorum

            yorgun uyanıyorum

            rüyalarımı

                    hatırlamıyorum hiç.

Bir sürü şeyler yapıyorum

            yorgun, uyuyorum

            yaşamımı

                    hatırlamıyorum hiç. 




Karga

 Güneş vuruyor sırtıma

            ve kahveme.

Bir toplantım var

            bekliyorum.

(Çok toplantım var. 

            Çok bekliyorum.)

Gözlüklerim masada.

            Güneş vuruyor gözlüklerime.

Yan masaya dayalı duran sandalyeye

            bir karga konuyor.

Karga

            bana bakıyor,

                    bir şey söylüyor.

            Ben, 

                    yanıt veremiyorum.

Karga

            hayal kırıklığına uğruyor

                            galiba.

Uzun uzun süzüyor beni.

Toplantıma hazır değilim

                            galiba.

Keyfim kaçıyor.

Karga da.

Zıplıyor

        ötedeki masaya.

 



Turistik hatıra

 Bir eğlence parkında hasret giderebilir misin?

Bir alışveriş merkezinde

                geçmişi anabilir misin?

Ya yıllar önce yaşadığın mahalle

            topyekün bir turizm pazarına döndüyse?

        kaldığın ev otel olduysa?

Çamaşır ipine ıslak havluları asarken

            bir turist seni çok otantik bulup

            fotoğrafını çekerse

        bundan nostaljik bir an üretebilir misin?

Şehrin iki bin yıllık tarihi merkezinde

            bir grup zengin iş insanı

            bağırış çağırış ve neşeyle

            paddy-paper oynarken

            - ve sana yol sorarken -

            kahve içebilir misin?

                birine içine dökebilir misin?

Eğer bu evler

            hiç kimse için

            kitaplarını tuttukları yer değilse

        buraya bir şehir diyebilir misin?

 

 


 

Çözüm yolu

Çelişki bitti

        onunla birlikte huzur da.

*

Eskiden

        şüpheye düşebilirdi

        - Seviyor mu beni? Sevmiyor mu?

        - Mutlu mu hayatından? Değil mi?

        ısrar edebilir

                sorgulayabilir

                        tartışabilirdi.

İki zıt pozisyon oluşurdu

        iki zıt pozisyon arasında bir gerilim

        her iki pozisyonu destekleyen kanıtlar

                                                                görüşler

                                                                        iddialar

                                                                                ve duygular.

Birine doğru çekip bir tartışma başlatabilir

        onu öteki pozisyonu savunmaya zorlayabilirdi.

Şüpheye düşüp, netlik talep edebilirdi.

Sorgulayıp, meseleyi ortaklaştırabilirdi.

Çelişki güven verirdi.

*

Sonra

Sonra o öldü.

O ölünce çelişecek kimse kalmadı.

İki zıt pozisyon

        birbirini iterken

        bir anda biri azıcık dönünce

        birbirine yapışıveren

        iki mıknatıs gibi

        tek pozisyon oldular. 

Belirsiz

        çelişkisiz

                yaşamsız

                        kendine zır tek bir pozisyon.

Gerilim bitince

                kaygı başladı. 

        Kaygı

                    huzuru aldı götürdü.

On ayda

        on yıl yaşlandı. 




Sayı

Telefonun alarmını üçüncü kez ertelediğinde birden hatırladı neden bir Cumartesi günü alarm kurmuş olduğunu. Yorganı kenara itti. Panjurların arasından güneşin ışınları sızıyordu odaya. Kararlı bir hamleyle doğruldu, yataktan kalktı, panjurları ve pencereyi açtı. Böylece, geri dönüşsüz olarak, uyanmış olduğunu ilan etti kendine.

Bir mesaj fark etti telefonunda. Cnm gece arkadslrla cktik, anck simdi donuyrm eve. Bizm bulusmayi 2ye alsk olr mu? optm . Bir de, daha yüzünü yıkamadan Facebook'unu kontrol ederek güne başlayanları eleştirirler. Kafam çalışsa, yorganın altından çıkmadan önce bakardım mesajlara. Şimdi geri yatsam uyuyamam, iyice huzursuzlanırım. Bari faydalı bir şeyler bulayım yapacak.

Telefon elinde, tuvalete gitti. Sinirle mesaja tekrar baktı: Sent 4:21. İnsan gece geç saate kadar sürteceğini sabaha karşı mı fark eder? Facebook. Saat 1:47'de selfie koymayı bilmişsin bak. Neyse, en azından saat dört buçukta bana eve gittiğini söylemeyi akıl edecek kadar ayıkmışsın: Eve dönüyorum. Hala dışarıdayım değil. Dönüyorum değil. Eve dönüyorum. Eve gidiyorum da değil. Gecenin bittiğini, sabah yalnız uyanacağını ima eden küçük seçimler gizli sözcüklerinde. İçimi rahatlatmak gelmiş aklına sabahın dördünde. Bu da bir şeydir. Sifonun düğmesine bastı.

Mutfağa gitti. Akşamdan kalan iki tencere, içleri su dolu. Şimdi yıkamak kolay olur. Önce bulaşıklığı boşaltmaya başladı. Biraz yer açılır gibi olunca mutfağın kapısını çekti. Suyu açtı. Gitti bulaşık eldivenlerini geçirdi ellerine. Teki sarı, diğer teki pembe. Geldiğinde su ısınmıştı bile. Hızla yıkadı tencereleri.  Dikkatle durulamaya başladı. Ydi barik. Yeni boşalmış reçel kavanozu çarptı gözüne. Hazır elim değmişken. Önce fırçayla reçel kalıntılarını temizledi, sonra deterjan. Kara fırtın. Kavanoz durulamak karışık iş. Her yanı cam olduğundan, her bir deterjan köpükçüğü rahatça fark edilir. Orayı sudan geçireyim derken eldivenin bir köşesinde kalmış başka bir beyaz köpük zıplar kavanoza. Aniden musluğu kapattı. İki saniye süren sessizlik. Ardından: Haydi barikata, haydi... Alarm! Telefon? Tuvalette. Koştu.

Susturdu aleti. İnsan uyanınca kendiliğinden iptal olan erteleme özelliği icat edemediler. Çok zor olmasa gerek. Herhalde uykumda like etmedim Arjantinli çiftçilerin eylem haberindeki fotoğrafları. Telefonun bunu tespit edip uyandığım sonucuna varması teknik açıdan kolay olmalı. Bu özelliği opsiyonel de yapabilirler. Ya da bir application olarak mesela. Umarım evdekileri uyandırmamışımdır. Eldivenin tekini çıkardı. Tuvalet kağıdıyla ekrandaki su damlacıklarını sildi. Telefon cebinde mutfağa döndü. Artık eldivene lüzum yok. Astı eldivenleri bir sandalyenin arkasına. Suları süzülsün. Kavanozu son bir kez sudan geçirdi. Olduğu kadar.

Odasına döndü. Hâlâ bitirilecek bir bildiri var, onu aradan çıkarsam. Hale bak. Çok biliyorsanız kendiniz yapın. Biri der sistem deyince yeterince açık olmuyor üretim ilişkilerinden bahsettiğimiz, sanki hükümetle sınırlıyormuşuz gibi oluyor söylemimizi. Diğeri der çok terim kullanıyoruz, bildiriyi okuyanlar ne dediğimizi anlamıyor, dilini basitleştirsek. Bu ikisini bir odaya kapatmak lazım, daha detaylı mı olsun daha basit mi, kendileri tartışıp kararlaştırsınlar. Her hafta bir yenisini yazıp dağıtıyoruz bu kağıtların. Gören de Nobel edebiyat ödülünü hedefliyoruz sanacak. Sonra toplantıda Kim yazar? dediğinde çıtları çıkmaz. Çıkınca da daha fena, matbaaya gidilecek günün sabahına anca yollarlar. Otobüste telefonundan imla hatası düzelt işin yoksa matbaaya giderken. Bazen diyorum eleştirilen her cümleyi çıkar öyle yolla.

Baskanlik çizgi diktatorluk çizgi final çizgi yorum çizgi duzeltmeler nokta doc. Bir haftasonu böyle başlamamalı. Ne var sanki brunch randevum ertelendiyse? İptal edelim dememiş ki, sadece üç saat sonra buluşmayı önermiş. İlk kez gece değil gündüz buluşuyoruz, ilk kez konser sinema tiyatro değil sırf sohbet etmeye buluşuyoruz. Hem zaman sınırı da olmadan. Gerçi şimdi çat diye sınırlamış oldu her şeyi, yedide büroya uğramam lazım. Onu yarına atabilir miyim ki acaba?

Giysi dolabını açtı. Giysi dolabını kapadı. Dolabın yanındaki koltuğun üstündeki kıyafet yığınını kaldırdı. İçinden iki tişört çekti. İlkini üstüne tuttu aynanın karşısında. Onun gözlerini düşündü, ve en sık giydiği lacivert gömleği. Bu yeşil tişört onun mavi gömleğinin yanında nasıl durur? İyice saçmaladım. Sevgili değiliz ki biz, en azından resmen değiliz işte. Birlikte konsere sinemaya gittik, birkaç kez de seviştik, ama şöyle oturup hayattan beklentilerimizi bile konuşmuşluğumuz yok. Hem Gevende dinleyip hem de çok sağcı olamaz herhalde, olabilir mi? Öyle az konuştuk ki kendimiz hakkında. Yeşil tişörtü ve mavi çizgili gri pantolonunu giydi. Evde pinekleyeceğime dışarı çıkayım bari, ne zamandır uğramıyorum eski kitapçıya. Defterini, kalem kutusunu, kitabını, ajandasını koydu çantasına. Sandaletlerini giydi, sepetten anahtarlarını aldı, cebinde telefonunu kontrol etti. Cüzdan. Sandaletlerini hızla çıkardı, odasına döndü, cüzdanını aldı. Bir ceket alsam mı? Telefonundan hava durumunu kontrol etti. Eh. Kim bilir belki akşama kadar hiç eve uğramazsam sonra üşüyebilirim. Kapıya yürürken göz ucuyla aynada siyah ceketini gördü. Elveda, renk uyumu kaygılarım, sizine daha da uğraşamayacağım. Çıktı.

Apartman ışıkları hâlâ çalışmıyor. Yönetici uyuzluğuna yapıyor, en üst kattayız diye, nasılsa 4 numaradaki yazlığında ya. Gidip konuşayım desen, sanki mesele fatura değilmiş gibi başlar sizin-daireye-giren-çıkan-belli-değil'lere, kızlı-erkekli'lere. Adam apartman yöneticisi, ama apartmanın elektrik faturasını zamanında ödetemiyorsun daha; benim oy verdiğim partiye oy versin en azından diyoruz bir de: elinde olsa benim bastığım merdivenden kaçınır.

Hava sandığımdan sıcakmış. Ceket elimde olursa belki yine renklerimiz uyumlu olur. Ay buna da taktım nedense.

Yokuşu çıkarken aklına geldi, mesaja hala yanıt vermediği. Olur. Ben zatn oralarda olucam. Geldiginde baldır carsinn girisnde buluslm. Gönder.

Bildirinin son halini göndermeyi unuttum! Durdu. Offf! Geri dönsem şimdi yarım saat kalkmam bilgisayarın başından. Saat? Daha 11 buçuk.

Derin bir nefes aldı. Yürümeye devam etti. Ev arkadaşlarına mesaj attı: Günaydın! :) Ben saskinligimdan duzelttigm dosyayi yollamayi unutp ciktim. Masa ustundeki doc.u gruba yollar msn? Şimdi biri mesajı görüp de tamam diyene kadar tırmalar içimi bu. Şu iki herif beni mi takip ediyor?

Durakta, gelen ilk otobüse bindi. Di-duut. Otobüs boş sayılır, arkada oturacak yer var galiba. Bu plastik tutamakların birinden diğerine geçerken insan kendini maymun gibi hissediyor. Yok, boş değilmiş; o koltukta hanımefendinin çantası oturuyor. Zaten orada mıydı, yoksa benim geldiğimi görünce mi koydu çantasını yanındaki koltuğa? Direğe yaslanarak çantasından kitabını çıkardı, açıp okumaya başladı. Üç durak sonra ineceğim, ama köprü girişinin trafiği hiç belli olmaz.

Beş dakika ve üç sayfa sonra indi. Merdivenler, koridorlar, merdivenler, turnikeler, daha da koridorlar. İlk iki metrobüs tıklım tıkış geldi ve geçti. Diğeri aslında o kadar da dolu değildi, ama daha boşu gelsin diye bekleyen ve saf tutanların arasından sıyrılmayı başaramadı. Dördüncüsü boş gelince de bu sefer herkes akın etti. Onun arkasında yarı dolu başka bir metrobüs görünce ona yöneldi, ön kapıdan bindi ve daha arkaya ilerleyemeyeceğini fark etti. Şoförün gözünden uyku akıyor. Haftanın kaç günü, günde kaç saat çalışıyorlar acaba? Kitabını açtı tekrar.

Köprüye geldiklerine okumaya ara verdi. Esasında çok güzel bir şehir olabilirmiş burası. Yazık. Sarayburnu'ndan geçen vapurlara baktı. Aslında, niye acele ettiysem. Madem zamanım vardı, vapurla sakin sakin geçebilirdim gayet. İnsan telaş etmeye de alışıyor.

Telefonuna göz attı. Yeni mesaj yok. Bahse girerim saat 3'ten önce gelmez. Kiminle giriyorsam bahse...

Nesrin'in yaptığı gibi Facebook'tan falan çıksam? Her an birbirimizi yüklüyoruz olumsuz haber ve yorumlarla. Yüklemesek daha mı az eylem yapacağız sanki? Son iki haftadır olanları bilmesem mesela, daha mı az öfkeli olurdum sisteme falan? Ya da daha az aktif mi olurdum mesela? Sadece etkinlikleri takip edip news feed'e hiç bakmamanın bir yöntemi olsa. Sözde, televizyonun olmayınca saçma ve sinir bozucu propagandadan kurtulacaktın. Ne oldu, şimdi de o görmek dahi istemediğin gazetelerin ve televizyon kanallarının söylediği aptalca lafları eleştiren internet haberlerini okuyorsun işte. O gazetenin müdavim okuyucusu bile bu kadar etkilenmiyordur, hızlıca başlıkları tarayıp spor ya da bulmaca sayfalarına zıplıyordur; bizimkiler evelallah üç bin tiraji olan gazetenin orta sayfasındaki köşe yazısının dördüncü paragrafından skandal üretiyorlar. O herifin o lafını bilmesem ne kaybederim? Her hafta bunlardan bir on tane azını bilsem mesela, belki daha rahat odaklanmaz mıyım okuduğum kitaba?

Kitabına döndü. Bir kolunu kapı ağzındaki direğin etrafından geçirdi. Dengesini sağlayacak şekilde bacaklarını araladı. Üç dakika ve üç sayfa sonra, metrobüs sallandı, gözlerini sayfalardan kaldırırken aracın sarsıntısıyla tutunduğu direğe başını çarptı. Metrobüs yoldan çıktı, karşıdan gelen araca çarptı. 4 ölü, 20'si ağır 67 yaralı.

Seçenek / Choice

İnsanlık karşında oturuyor. Seçim yapma günü. Soruyorsun: "Sosyalizm mi barbarlık mı?" Düşünüyori diyor ki "Ay sosyalizm olmasın da..."

*

Humanity seated on the chair in front of you, up for making the decision. You ask: "Socialism, or barbarism?" Thinks it over and says "Well, anything but socialism..."


İddianame

Bir klasör dolusu belgeyle geldi, masanın önünde durdu. Başımı kaldırdım hesaplardan, kısa bir süreliğine göz göze geldik. Klasörü masaya koydu. Hiçbir şey söylemeden, önüme aldım dosyayı ve incelemeye başladım.
Deliller, tutanaklar, dilekçeler, fotoğraflar, güçlü bir iddianame için gerekenden çok daha fazla belge vardı klasörde. Hiçbir şey söylemeden beni izliyordu. Bir uğultu geldi dışarıdan, üstünde durmadım. Kalktım, çay koydum, içmedi. Ben de içmedim. Hem tarihe göre sıralanmış, hem de türe göre sınıflandırılmıştı belgeler. Tek tek hepsine bakmaya kalksam günlerimi alırdı. Ne bu kadar zamanımız vardı, ne de benim sabrım böyle bir işe girişmeye.
 
Gözüm yarım bıraktığım hesaplara kaydı. Yorulmuş olmalıyım, o kağıtları demin klasörden çıkarmamış mıydım? Ve ama, daha o elinde klasörle gelmeden önce yapmıyor muydum bu hesapları? Ortalığı karıştırmamak için elimdeki fotoğrafları zarflarına yerleştirdim ve demin gözüme takılan o sayfayı tekrar buldum. Evet, tam da az önce bıraktığım yerde kalmıştı hesaplar. Ve evet, tasnif numarası vardı sayfanın köşesinde. Bir uğultu geldi dışarıdan, ama şaşkına dönüştüm, oyun içinde oyun mu yazıyordum? Demin yarım bıraktığım hesabın kendisini aramaya başladım kağıtların altında, ve nitekim buldum da. Aynı kağıdın iki kopyası, sadece birinin üstünde tasnif numaraları vardı. Dikkatlice baktım, delil dosyasından çıkan kağıt da ıslak mürekkeple yazılmıştı, fotokopi değildi yani. Deliriyorum sandım önce, ürkerek gözlerimi kaldırdım, o da bana bakıyordu hâlâ. Sanki ince bir gülümseme geçti yüzünden ama uyduruyor olabilirim.

Ellerim titreyerek dolma kalemi elime aldım, hesabıma ufak adımlarla devam etmeye başladım. Göz ucuyla da onun hareketlerini takip ediyordum, gerçi pek bir şey yaptığı yoktu. Elli altı ayrı durumda yapılacak hesaplarımın dördüncüsünü tamamlayıp temize çektim, başımı kaldırdım. Bu sefer eminim, gülümsüyordu alaycı bir biçimde. Saatime baktım, on beş dakika geçmişti. Şimdi tekrar getirdiği dosyaya bakacaktım ki deminki sayfa geçti elime. Korktuğum başıma geldi. Daha beş saniye önce tamamladığım hesaplar, tasnif kaşeli delil sayfasında da aynen belirivermişlerdi.
Ne metafizikle işim olur, ne de fantastik öyküler yazmakla. Kalktım, lavaboya gittim (tuvalete değil), yüzümü yıkadım, odama döndüm, sandalyeme oturdum. Bu süre boyunca beni öylece, oturduğu yerde beklemişti. Ne şimdi bu, psikolojik gerilim filmine senaryo mu yazılıyordu? Keyfim kaçtı. Gözlerimi onun gözlerinin içine diktim, cesaretimi topladım, ve ona hiçbir şey soramadım. Ağzım açılmıyordu, açılsa sesim çıkmıyordu. Hah, bu güzel, diye düşündüm, çünkü böyle şeyler olsa olsa rüyalarda olur, bu da her şeyi açıklardı. Elimle kolumla işaretler yapmaya, ondan bu olan biten saçmalığın hesabını sormaya çalıştım.

Gülümsemesi karardı, yüzü ciddileşti. Konuşmaya başladı, bu kötüye işaretti. Bu olan biten saçmalığın hesabını değil bu olan biten hesabın saçmalığını sordu. Sesinde bir gerginlik sezdim, ama yanıt veremediğim için onu sakinleştiremedim. Klasörden fotoğraflar, raporlar çıkarıp önüme koyuyor, bir yandan da hesaplarımın hesabını soruyordu. Konuştukça alevlendi, sesini yükseltmeye başladı. Allak bullak olmuştum, zihnim bu gerçeküstü durumu anlamlandıramıyordu, bu yüzden de onun söylediklerini tam takip edemedim.

Gösterdiği raporlarda grafikler vardı, sıcaklık, buzullar ve deniz seviyeleriyle ilgili geçmişten bugüne ve bugünden geleceğe çizilmiş grafikler. Gösterdiği fotoğraflarda seller, evinden olmuş insanlar vardı. Gösterdiği tutanaklarda ise simplektomorfizma grubunun homotopi Lie cebirindeki Samelson çarpımları vardı. Diğer detayları hatırlamıyorum.

Öfkesini kustuktan sonra bir anda tekrar sakinleşiverdiğini hatırlıyorum sadece. Bağırıp çağırıyor, kağıtları masadan alıyor geri masaya çarpıyordu, sonra birdenbire durdu, gayet yumuşak bir tonla, "Ne yapıyorsun?" dedi. Yanıt vermemi beklemeden usulca getirdiği belgeleri topladı, klasörü koltuğunun altına koydu, çayından iki yudum aldı, arkasını döndü, çıktı gitti.

Dışarıdan bir uğultu geliyordu yine.

İklim Değişiminin HDP'yle Ne Alakası Var?

§1. İnsanlık tarihinin en vahim ve en acil sorunu küresel iklim değişimidir. Bu sorun, başka birçok sorun gibi, yapısal; ancak diğer sorunlardan farklı bir yönü var: İklim sistemindeki geri besleme mekanizmaları sebebiyle, ısınma ve beraberinde gelen kuraklık, deniz seviyelerinde artış, türlerin ortadan kalkması, sıcaklık rekorları, fırtınalar, küresel su ve gıda kıtlığı gibi sorunlar çok çok kısa bir süre sonra kontrolümüzden çıkacak. Küresel iklim değişimi, çözmek için 20-30 yıl zamanımız kaldığı için diğer sorunlardan niteliksel olarak farklıdır. 

Ben neredeyse tüm politik vizyonumu iklim adaleti perspektifiyle oluşturuyorum.

Örneğin kentsel dönüşüm projeleri, İstanbul'daki 3. havalimanı ve 3. köprü projeleri, Gezi parkı (veya herhangi bir başka park) yerine AVM yapılması, termik santral projeleri ve genel olarak ekonomik büyümeyi diğer her şeye önceleyen tüm kalkınma takıntılı projelere karşı direnişler bana umut veriyor. Ancak bunun yanında, işçi direnişleri, uluslararası serbest ticaret sözleşmelerine karşı kampanyalar, özelleştirme karşıtı mücadeleler de, bizi bu “şarampole yuvarlanma” durumuna getiren şirketlerin gücünü azalttıkları ve gerçek bir çözümün önünü açtıkları için bana umut veriyor.

§2. Bir de, Haziran ayında seçim var.

Hiçbir parti, bizi yokuş aşağı devrilmekten kurtarma ihtimali olan “otuz beş yıl içinde en az yüzde 65 emisyon azaltımı” hedefinden bahsetmediğine, politik masterplan'ını iklim-körü olarak oluşturduğuna göre, ben bir iklim aktivisti olarak oyumu “inanarak” değil, “stratejik olarak” vereceğim.

Kendime sorduğum soru şu: Hangi seçim sonucu, benim de dahil olduğum küresel iklim adaleti mücadelesi açısından Türkiye'yi hedeflerimize daha yakın kılar?

§3. Önce bir konuyu açıklığa kavuşturayım: “Otuz beş yıl içinde en az yüzde 65 emisyon azaltımı” dediğim, bir siyasi talep değil, bilimsel bir veri. Bildiğimiz anlamda dünyanın bekası için bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Ortada bir pazarlık payı yok.

Bu azaltımın yapılması ve adil, sürdürülebilir ve hakkaniyetli biz vizyonla yapılması ise benim siyasi hedefim.

§4. Önümde şu senaryolar var:

A HDP barajı geçer ve AKP'ye sırt çevirir. Bir siyasi belirsizlik oluşur. (AKP başka bir partiyle koalisyon kurabilir. CHP liderliğinde tuhaf bir koalisyon olabilir. Daha başka, benim şimdi tahmin bile edemeyeceğim şeyler olabilir.)

B HDP barajı geçer, AKP ile koalisyon kurar veya AKP iktidarına güvenoyu verir.

C HDP barajı geçer ama AKP yine de tek başına iktidar olur.

D HDP barajı geçemez, AKP allem eder kallem eder tek başına iktidar olur, hatta belki tek başına anayasayı değiştirebilir bir çoğunluk bile elde edebilir.

§5. HDP'yle ilgili tartışmanın büyük çoğunluğu A ve B senaryoları kıyaslanarak yapılıyor. Oysa hem A hem de B senaryosu, sonuncu senaryodan, yani D senaryosundan daha iyidir. D senaryosu, iklim mücadelesinin Türkiye'deki geleceği için en kötü konfigürasyondur.

A senaryosu iklim mücadelesi için en iyi durumdur.

B senaryosunun “pürüzsüz” ilerlemeyeceğini, bunun bizlere hareket alanı açabileceği düşünüyorum. Bu alanın “HDP içinde” ve/veya “HDP tarafından” açılmasına gerek yok. B senaryosunda AKP'nin şimdi olduğu gibi kafasına esen yasayı geçirmeyeceğini varsaymak için yeterli veri var elimizde.

C senaryosu ise sanırım pek mümkün değil. Gerçekleşirse, benim (iklime) oyum etkisiz eleman olacak.

§6. HDP, kendi ideolojik sınırları dahilinde, ekoloji mücadelelerine, daha genel olarak adalet mücadelelerine taraf olmuş bir parti. HDP'nin barajı geçmesinin ekoloji mücadelelerine bir miktar enerji kazandırabileceğini düşünebilirim. (Örn. Sırrı Süreyya'nın Gezi'de kepçenin önüne geçmesi)

§7. Sonuçta benim tüm bu olan bitenden anladığım şudur:

7 Haziran gecesi ben de herkes gibi seçim sonuçlarını takip ediyor olacağım. 

HDP'nin barajı aşamadığı durumda önümüzde sadece “Lanet olsun, yine mi?” umutsuzluğu kalacak. Ben iklim için mücadele etmeye devam edeceğim elbette; ancak etrafımdakileri bir eyleme, direnişe, toplantıya katılmaya motive etmem çok daha zorlaşacak. Geçtiğimiz seneye damgasını vuran çaresizlik hissi yayılacak.

HDP'nin barajı aştığı durumda ise konuşmaya, eylemeye başlayacağız. Herkes “olanaklar”ı, “tehlikeler”i, riskleri konuşacak. Neler yapabileceğimizi, nelere dikkat etmemiz gerektiğini tartışacağız.

§8. Hatta şu basit soruyu soruyorum kendime: Seçim oldu bitti ve 8 Haziran'da İstanbul'dayım diyelim. “Akşamüstü Gezi'ye gidelim mi?” sorusu hangi durumda nasıl bir duygu yaratır?

§9. Benim bu seçimde oyum ve desteğim HDP'ye.

Bugünden itibaren otuz beş yıl içinde tüm toplumsal yapıyı kökten değiştirecek bir yol haritası olan ve bu yolda ilerleyebilmek için HDP'ye oy vermemek gerektiğini bana gösterebilecek olan varsa dinlemeye hazırım.

§10. İklim hareketi 30-31 Mayıs tarihlerini Küresel Eylem Günü ilan etti. Bu tarihlerde dünyanın birçok yerinde “sorumlular” vurgulanarak etkinlikler düzenlenecek. Ardından 26-27 Eylül tarihlerinde “çözümler” vurgusuyla protestolar gerçekleşecek. Ardından da, 30 Kasım – 10 Aralık tarihlerinde Paris'te yapılacak İklim Zirvesi (COP-21) boyunca tüm dünyada birçok (bir kısmı sürpriz) eylem yapılacak.

7 Haziran'da oyunu HDP'ye ver, diğer tüm günlerde gel iklimi değiştirenlere karşı, sistemi değiştirelim.


Oyunu HDP'ye, enerjini iklim adaletine, tüm yeşil erikleri de bana ver.

Stalin ve Barış Süreci



§1. Tarihsel analizin bilimsel yöntemi şudur: Bir olay veya düşünce, bugünden geçmişe bakarak, retrospektif olarak değerlendirilmez. Olayın/düşüncenin var olduğu koşullar altında, geçmişten bugüne doğru, yani ileriye doğru bakarak değerlendirilir.

§2. Kendimizi 1930'ların sonlarında Sovyetler Birliği'nde hayal edelim. Stalin iktidarda. Naziler güçleniyor ve emperyalist güçlerin bununla bir sorunu varmış gibi görünmüyor. Bilakis, faşizme yol veriyorlar.

§3. Stalin, Hitler'le saldırmazlık anlaşması imzalıyor. Böylece iki kamp ortaya çıkıyor.

§4. Süreççi kamp: “Naziler'in bize saldıracağını biliyoruz, ama zaman kazanmamız lazım. Acilen silah sanayinde bir atılım yapmamız ve nitelikli bir ordu kurmamız lazım (bunun için eski çarist kadroları bile kabul edebiliriz). Kazanacağımız her saniye değerlidir. Böylece Naziler saldırdığında onları alt edebileceğiz ve faşizmi dünya tarihinden sileceğiz!”

§5. Devrimci kamp: “Sınıf düşmanıyla anlaşma mı yapılırmış? Hele ki Naziler'le! Bu sosyalizme ihanettir. Naziler'e karşı savaşmalıyız, faşizmle barış olmaz. Üstelik enayilik ediyorlar: Şimdi saldırmazsak Naziler Kıta Avrupası'nı ele geçirecekler, o bölgenin sanayisine el koyacaklar, böylece askeri açıdan bizden çok daha güçlü hale gelecekler. İşte asıl o zaman sosyalizm yenilecek. Ve bunun sorumlusu da süreççiler olacak!”

§6. Bir parantez açalım. Süreççi kamp resmi olarak asla §4'teki gibi laflar etmiyor. Aksine: Dönemin Pravda'sı “Rus ulusal gururundan” bahsediyor. Eisenstein bile “ezeli ve ebedi Rus imparatorluğunu” öven filmler çekmeye başlıyor. §4'te (ve §7'de) yazılanlar, Stalinciler'in iyimser niyet okumasıyla diğer kadroları ikna etmekte kullandıkları argümanın özeti. Parantezi kapatalım.

§7. Süreççi kamp: “Devrimci kamp hayalcilik ediyor. Şu anda ne savaşacak enerjimiz var, ne de buna müsaade eden bir uluslararası konjonktür. Yıllardır savaşıp duruyoruz zaten. Eğer şimdi biraz soluklanmazsak ve hazırlık yapmazsak, faşistleri yenmemiz imkansız.”

§8. Devrimci kamp: “Süreççiler hayal görüyor olmalı. Naziler'in bu saldırmazlığa uymayacağı gün gibi açık. Bunu sırf biz demiyoruz. İngiltere'de, ABD'de, tüm analistler bunun böyle olacağını, Naziler'in ilk fırsatta sosyalizme saldıracağını söylüyorlar. Zaten o yüzden ticari anlaşmalar yapıyorlar Almanya'yla. Görmüyor musunuz? Emperyalizm ellerini ovuşturuyor ve Naziler'in sırtını sıvazlıyor. Bizse onlara güçlenme fırsatı veriyoruz. Olacak iş mi?!”

§9. Yıl 1940. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler Norveç ve Fransa'yı ele geçiriyor, İtalya ile ittifak kuruyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor.

§10. Yıl 1941. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler yüzünü doğuya çeviriyor. Balkanlar'ı ve Yunanistan'ı alıyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor. Ve Haziran'ın sonunda Sovyetler Birliği'ne saldırıyor! Sadece iki ayda Moskova'ya kadar ulaşıyor faşizmin orduları.

§11. Şimdi bir durup düşünelim. Ya Sovyetler Birliği yenilseydi? Herkes böyle olmasını bekliyordu. Tüm askeri analistlerin hesapları bunu gösteriyordu. Hitler, tüm Avrupa'nın en modern ordusunu kurmuştu. Üstelik şimdi yanında İtalya, Romanya ve Finlandiya da vardı. Daha 25 yıl öncesine kadar yüzde 80'i köylü olan bir toplumun böyle bir güce karşı ne şansı vardı ki?

§12. Ama öyle olmadı. Sovyetler Birliği faşizmi yendi. Yenemeyebilirdi. Yenememesi çok büyük bir ihtimaldi. Ama yendi. Stalinciler, “süreççi kamp”, haklı çıktı. “Devrimci kamp” Troçkici oldu, sol sapma sayıldı, hayalciliği “ispat edildi.”

§13. Kimse, Sovyetler Birliği'nin bu zaferinde ideolojik tavizlerin ve askeri becerilerin katkısını asla yadsıyamadı. Hatta Stalinciler Sovyetler Birliği'nin bu dönemdeki tüm kötülüklerini haklı çıkarmaya başladılar: “Öyle diyorsun ama bak bunlar sayesinde faşizmi yendik.” (örn. Kemal Okuyan, “Stalin'i Anlamak”) Yani Stalinciler saldırmazlık anlaşmasını vb. bugünden geçmişe doğru bakarak, retrospektif olarak haklı çıkardılar.

§14. Şimdi günümüze gelelim ve paralel bir öykü yazalım. (§2-§10 arasın paragrafları baştan yazıyorum. Satır satır takip edilebilir.)

2010'lu yıllardayız. Kürdistan'dayız. PKK, BDP/DBP, HDK, HDP, DTK, YPG, PYD ve alfabedeki herhangi üç harfin yan yana getirilmesiyle oluşturulan bilumum örgüt var. Türkiye'de de AKP iktidarda ve Kürdistan için emperyalizmden vize almışa benziyor. Barış süreci başlıyor. Ve iki kamp ortaya çıkıyor. “Süreççi kamp” ve “sosyalizmci kamp”.

Bu iki kampın argümanlarını gayet iyi biliyoruz. Yine de kabaca özetleyelim:

Süreççi: Kürt halkı çok yoruldu ve şu anda AKP'ye karşı savaşan başka özne yok Türkiye'de.
Sosyalizmci: AKP ile, faşizmle barış yapılamaz. AKP Kürt hareketini tasfiye edecek.
Süreççi: Türkiye'de herhangi bir geçici/kalıcı ateşkes, Rojava'da devrimci fırsatlar yaratıyor.
Sosyalizmci: AKP bir yandan barış diyor, bir yandan KCK tutuklamaları devam ediyor. AKP'nin ikiyüzlü olduğunu görmüyor musunuz?

Hayat devam ediyor. AKP anayasayı değiştiriyor. Hukuk devletinin kalıntıları da ortadan kaldırılıyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor. Hayat devam ediyor. AKP Suriye'de El Nusra'yı destekliyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor.

§15. Hem Kürt hareketi hem de Stalin için geçerli olan bir polemik var: “Süreççi kamp” gerçekten manevra mı yapıyor, yoksa kendi çıkarları için devrimci idealleri mi satıyor? “Süreççi kamp”ın hakiki ideolojik pozisyonu nedir? Bilmiyoruz. Bilemiyoruz. Zaten de bilinemez. Hayatın ve manevraların örgütleri ve kişileri ne ölçüde ve ne yönde dönüştüreceği, pre-deterministik değildir. (Nitekim, 2. Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği'nden geriye kalan şeyin ne kadar “sosyalizm” olduğu daha hala tartışılıyor.)

§16. Tekrar 1939'a gidelim ve ileriye doğru bakalım. Sovyetler Birliği iyi mi yaptı? O gün orada olsak, saldırmazlık anlaşmasını savunur muyduk? Yoksa Troçkicilik mi ederdik? O gün orada olsak, hangi tarafı seçerdik? Hangi tarafı seçmeliydik? Ya Sovyetler Birliği yenilseydi?

§17. Bugüne gelelim ve ileriye doğru bakalım. Ya Kürt hareketi yenilirse? Diyelim 20xy tarihinde kaybettiler. O tarihten, 20xy tarihinden geçmişe, bugüne doğru bakıp - tarihsel analizin metoduna aykırı olarak - kendimizi haklı mı ilan edeceğiz?

Peki ya Kürt hareketi kazanırsa? Meksika'ya mı göç edeceğiz? “Aslında” haklı olduğumuzu, “teorik olarak” “gerçek” marksizmi bizim savunduğumuzu falan dur otur tekrar mı edeceğiz? Onların kazandıkları şeyin işçi sınıfı mücadelesiyle alakası bile olmadığını mı söyleyeceğiz?

§18. Bir süredir şunu fark ediyorum: Bir süredir Sovyetler Birliği'ne bakıp Stalincilik eden kimi düşünürler ve politikacılar, Kürt hareketine karşı Troçkicilik ediyorlar. Yöntem hatası yapıyorlar.