İklim Değişiminin HDP'yle Ne Alakası Var?

§1. İnsanlık tarihinin en vahim ve en acil sorunu küresel iklim değişimidir. Bu sorun, başka birçok sorun gibi, yapısal; ancak diğer sorunlardan farklı bir yönü var: İklim sistemindeki geri besleme mekanizmaları sebebiyle, ısınma ve beraberinde gelen kuraklık, deniz seviyelerinde artış, türlerin ortadan kalkması, sıcaklık rekorları, fırtınalar, küresel su ve gıda kıtlığı gibi sorunlar çok çok kısa bir süre sonra kontrolümüzden çıkacak. Küresel iklim değişimi, çözmek için 20-30 yıl zamanımız kaldığı için diğer sorunlardan niteliksel olarak farklıdır. 

Ben neredeyse tüm politik vizyonumu iklim adaleti perspektifiyle oluşturuyorum.

Örneğin kentsel dönüşüm projeleri, İstanbul'daki 3. havalimanı ve 3. köprü projeleri, Gezi parkı (veya herhangi bir başka park) yerine AVM yapılması, termik santral projeleri ve genel olarak ekonomik büyümeyi diğer her şeye önceleyen tüm kalkınma takıntılı projelere karşı direnişler bana umut veriyor. Ancak bunun yanında, işçi direnişleri, uluslararası serbest ticaret sözleşmelerine karşı kampanyalar, özelleştirme karşıtı mücadeleler de, bizi bu “şarampole yuvarlanma” durumuna getiren şirketlerin gücünü azalttıkları ve gerçek bir çözümün önünü açtıkları için bana umut veriyor.

§2. Bir de, Haziran ayında seçim var.

Hiçbir parti, bizi yokuş aşağı devrilmekten kurtarma ihtimali olan “otuz beş yıl içinde en az yüzde 65 emisyon azaltımı” hedefinden bahsetmediğine, politik masterplan'ını iklim-körü olarak oluşturduğuna göre, ben bir iklim aktivisti olarak oyumu “inanarak” değil, “stratejik olarak” vereceğim.

Kendime sorduğum soru şu: Hangi seçim sonucu, benim de dahil olduğum küresel iklim adaleti mücadelesi açısından Türkiye'yi hedeflerimize daha yakın kılar?

§3. Önce bir konuyu açıklığa kavuşturayım: “Otuz beş yıl içinde en az yüzde 65 emisyon azaltımı” dediğim, bir siyasi talep değil, bilimsel bir veri. Bildiğimiz anlamda dünyanın bekası için bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Ortada bir pazarlık payı yok.

Bu azaltımın yapılması ve adil, sürdürülebilir ve hakkaniyetli biz vizyonla yapılması ise benim siyasi hedefim.

§4. Önümde şu senaryolar var:

A HDP barajı geçer ve AKP'ye sırt çevirir. Bir siyasi belirsizlik oluşur. (AKP başka bir partiyle koalisyon kurabilir. CHP liderliğinde tuhaf bir koalisyon olabilir. Daha başka, benim şimdi tahmin bile edemeyeceğim şeyler olabilir.)

B HDP barajı geçer, AKP ile koalisyon kurar veya AKP iktidarına güvenoyu verir.

C HDP barajı geçer ama AKP yine de tek başına iktidar olur.

D HDP barajı geçemez, AKP allem eder kallem eder tek başına iktidar olur, hatta belki tek başına anayasayı değiştirebilir bir çoğunluk bile elde edebilir.

§5. HDP'yle ilgili tartışmanın büyük çoğunluğu A ve B senaryoları kıyaslanarak yapılıyor. Oysa hem A hem de B senaryosu, sonuncu senaryodan, yani D senaryosundan daha iyidir. D senaryosu, iklim mücadelesinin Türkiye'deki geleceği için en kötü konfigürasyondur.

A senaryosu iklim mücadelesi için en iyi durumdur.

B senaryosunun “pürüzsüz” ilerlemeyeceğini, bunun bizlere hareket alanı açabileceği düşünüyorum. Bu alanın “HDP içinde” ve/veya “HDP tarafından” açılmasına gerek yok. B senaryosunda AKP'nin şimdi olduğu gibi kafasına esen yasayı geçirmeyeceğini varsaymak için yeterli veri var elimizde.

C senaryosu ise sanırım pek mümkün değil. Gerçekleşirse, benim (iklime) oyum etkisiz eleman olacak.

§6. HDP, kendi ideolojik sınırları dahilinde, ekoloji mücadelelerine, daha genel olarak adalet mücadelelerine taraf olmuş bir parti. HDP'nin barajı geçmesinin ekoloji mücadelelerine bir miktar enerji kazandırabileceğini düşünebilirim. (Örn. Sırrı Süreyya'nın Gezi'de kepçenin önüne geçmesi)

§7. Sonuçta benim tüm bu olan bitenden anladığım şudur:

7 Haziran gecesi ben de herkes gibi seçim sonuçlarını takip ediyor olacağım. 

HDP'nin barajı aşamadığı durumda önümüzde sadece “Lanet olsun, yine mi?” umutsuzluğu kalacak. Ben iklim için mücadele etmeye devam edeceğim elbette; ancak etrafımdakileri bir eyleme, direnişe, toplantıya katılmaya motive etmem çok daha zorlaşacak. Geçtiğimiz seneye damgasını vuran çaresizlik hissi yayılacak.

HDP'nin barajı aştığı durumda ise konuşmaya, eylemeye başlayacağız. Herkes “olanaklar”ı, “tehlikeler”i, riskleri konuşacak. Neler yapabileceğimizi, nelere dikkat etmemiz gerektiğini tartışacağız.

§8. Hatta şu basit soruyu soruyorum kendime: Seçim oldu bitti ve 8 Haziran'da İstanbul'dayım diyelim. “Akşamüstü Gezi'ye gidelim mi?” sorusu hangi durumda nasıl bir duygu yaratır?

§9. Benim bu seçimde oyum ve desteğim HDP'ye.

Bugünden itibaren otuz beş yıl içinde tüm toplumsal yapıyı kökten değiştirecek bir yol haritası olan ve bu yolda ilerleyebilmek için HDP'ye oy vermemek gerektiğini bana gösterebilecek olan varsa dinlemeye hazırım.

§10. İklim hareketi 30-31 Mayıs tarihlerini Küresel Eylem Günü ilan etti. Bu tarihlerde dünyanın birçok yerinde “sorumlular” vurgulanarak etkinlikler düzenlenecek. Ardından 26-27 Eylül tarihlerinde “çözümler” vurgusuyla protestolar gerçekleşecek. Ardından da, 30 Kasım – 10 Aralık tarihlerinde Paris'te yapılacak İklim Zirvesi (COP-21) boyunca tüm dünyada birçok (bir kısmı sürpriz) eylem yapılacak.

7 Haziran'da oyunu HDP'ye ver, diğer tüm günlerde gel iklimi değiştirenlere karşı, sistemi değiştirelim.


Oyunu HDP'ye, enerjini iklim adaletine, tüm yeşil erikleri de bana ver.

Musée des Beaux-Arts de Lyon

Wifredo Lam - La Réveil du Printemps, 1973

Raymond Grandjean - Paysage Urbain, 1953

Gradual ceremony

There was a short silence.

It was so short it would pass unnoticed, which still would not annihilate its ontological existence and thereby its consequences, although they both seemed to have noticed it.

The silence was not full of meaning; in fact, it was so void that they felt a bit afraid of its thermodynamic implications.

Climbing the stairs, they had a good excuse to submerse that tiny moment of the silence into a trivial conversation on how the locals did not have cognitive skills to distinguish stairs and a public toilet. However, they both thought that the silence was asking for more than small talk.

Therefore, she shouldered the responsibility and initiated the conversation that would facilitate them to torture each other as well as themselves, further including third parties such as certain joões. They started with What? and How come?; continued with How about?s and In which sense of the..?s. They bargained - in the manner of a Middle Eastern shopkeeper - about In so far as which?s and negotiated - in the manner of a Kantian philosopher - about What if not?s. They reached some More unlikely than likely's and About as likely as not's, which, obviously, did not lead the discussion to binding commitments.

Their conclusions were so pathetic that they would pass unnoticed, which still would not annihilate their ontological existence and thereby their consequences, although they both seemed to have noticed them.

Once again, it was her to put an end to this miserable inarticulacy and change the subject, which turned out more ironic than they thought, as early that day they were discussing about how to change the world and now they had difficulties in changing the subject. It was as if the subject was resisting.

Being sincere revolutionaries, they noticed that it was not the subject who was behaving in a reactionary way. It was they who were trying to suppress it with a counter-revolutionary hidden agenda.

The struggle between the subject and their ethical imperatives terminated with the glorious victory of the subject over their pseudo-civilized attitudes. It was he who noticed the defeat first, when he caught himself quoting Beckett. He thought "Nothing good comes after this." but did not dare voicing it. Instead, he shut the fuck up and submitted himself to the,,,

She was quite successful in appearing self-confident. In fact, she was so successful that she made him believe it. His last hope would be that she would leave without touching him at all, as this would leave him with sufficient grounds to pity himself.

This did not happen.

Such was the graduation ceremony of the institute of failure.


Stalin ve Barış Süreci



§1. Tarihsel analizin bilimsel yöntemi şudur: Bir olay veya düşünce, bugünden geçmişe bakarak, retrospektif olarak değerlendirilmez. Olayın/düşüncenin var olduğu koşullar altında, geçmişten bugüne doğru, yani ileriye doğru bakarak değerlendirilir.

§2. Kendimizi 1930'ların sonlarında Sovyetler Birliği'nde hayal edelim. Stalin iktidarda. Naziler güçleniyor ve emperyalist güçlerin bununla bir sorunu varmış gibi görünmüyor. Bilakis, faşizme yol veriyorlar.

§3. Stalin, Hitler'le saldırmazlık anlaşması imzalıyor. Böylece iki kamp ortaya çıkıyor.

§4. Süreççi kamp: “Naziler'in bize saldıracağını biliyoruz, ama zaman kazanmamız lazım. Acilen silah sanayinde bir atılım yapmamız ve nitelikli bir ordu kurmamız lazım (bunun için eski çarist kadroları bile kabul edebiliriz). Kazanacağımız her saniye değerlidir. Böylece Naziler saldırdığında onları alt edebileceğiz ve faşizmi dünya tarihinden sileceğiz!”

§5. Devrimci kamp: “Sınıf düşmanıyla anlaşma mı yapılırmış? Hele ki Naziler'le! Bu sosyalizme ihanettir. Naziler'e karşı savaşmalıyız, faşizmle barış olmaz. Üstelik enayilik ediyorlar: Şimdi saldırmazsak Naziler Kıta Avrupası'nı ele geçirecekler, o bölgenin sanayisine el koyacaklar, böylece askeri açıdan bizden çok daha güçlü hale gelecekler. İşte asıl o zaman sosyalizm yenilecek. Ve bunun sorumlusu da süreççiler olacak!”

§6. Bir parantez açalım. Süreççi kamp resmi olarak asla §4'teki gibi laflar etmiyor. Aksine: Dönemin Pravda'sı “Rus ulusal gururundan” bahsediyor. Eisenstein bile “ezeli ve ebedi Rus imparatorluğunu” öven filmler çekmeye başlıyor. §4'te (ve §7'de) yazılanlar, Stalinciler'in iyimser niyet okumasıyla diğer kadroları ikna etmekte kullandıkları argümanın özeti. Parantezi kapatalım.

§7. Süreççi kamp: “Devrimci kamp hayalcilik ediyor. Şu anda ne savaşacak enerjimiz var, ne de buna müsaade eden bir uluslararası konjonktür. Yıllardır savaşıp duruyoruz zaten. Eğer şimdi biraz soluklanmazsak ve hazırlık yapmazsak, faşistleri yenmemiz imkansız.”

§8. Devrimci kamp: “Süreççiler hayal görüyor olmalı. Naziler'in bu saldırmazlığa uymayacağı gün gibi açık. Bunu sırf biz demiyoruz. İngiltere'de, ABD'de, tüm analistler bunun böyle olacağını, Naziler'in ilk fırsatta sosyalizme saldıracağını söylüyorlar. Zaten o yüzden ticari anlaşmalar yapıyorlar Almanya'yla. Görmüyor musunuz? Emperyalizm ellerini ovuşturuyor ve Naziler'in sırtını sıvazlıyor. Bizse onlara güçlenme fırsatı veriyoruz. Olacak iş mi?!”

§9. Yıl 1940. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler Norveç ve Fransa'yı ele geçiriyor, İtalya ile ittifak kuruyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor.

§10. Yıl 1941. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler yüzünü doğuya çeviriyor. Balkanlar'ı ve Yunanistan'ı alıyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor. Ve Haziran'ın sonunda Sovyetler Birliği'ne saldırıyor! Sadece iki ayda Moskova'ya kadar ulaşıyor faşizmin orduları.

§11. Şimdi bir durup düşünelim. Ya Sovyetler Birliği yenilseydi? Herkes böyle olmasını bekliyordu. Tüm askeri analistlerin hesapları bunu gösteriyordu. Hitler, tüm Avrupa'nın en modern ordusunu kurmuştu. Üstelik şimdi yanında İtalya, Romanya ve Finlandiya da vardı. Daha 25 yıl öncesine kadar yüzde 80'i köylü olan bir toplumun böyle bir güce karşı ne şansı vardı ki?

§12. Ama öyle olmadı. Sovyetler Birliği faşizmi yendi. Yenemeyebilirdi. Yenememesi çok büyük bir ihtimaldi. Ama yendi. Stalinciler, “süreççi kamp”, haklı çıktı. “Devrimci kamp” Troçkici oldu, sol sapma sayıldı, hayalciliği “ispat edildi.”

§13. Kimse, Sovyetler Birliği'nin bu zaferinde ideolojik tavizlerin ve askeri becerilerin katkısını asla yadsıyamadı. Hatta Stalinciler Sovyetler Birliği'nin bu dönemdeki tüm kötülüklerini haklı çıkarmaya başladılar: “Öyle diyorsun ama bak bunlar sayesinde faşizmi yendik.” (örn. Kemal Okuyan, “Stalin'i Anlamak”) Yani Stalinciler saldırmazlık anlaşmasını vb. bugünden geçmişe doğru bakarak, retrospektif olarak haklı çıkardılar.

§14. Şimdi günümüze gelelim ve paralel bir öykü yazalım. (§2-§10 arasın paragrafları baştan yazıyorum. Satır satır takip edilebilir.)

2010'lu yıllardayız. Kürdistan'dayız. PKK, BDP/DBP, HDK, HDP, DTK, YPG, PYD ve alfabedeki herhangi üç harfin yan yana getirilmesiyle oluşturulan bilumum örgüt var. Türkiye'de de AKP iktidarda ve Kürdistan için emperyalizmden vize almışa benziyor. Barış süreci başlıyor. Ve iki kamp ortaya çıkıyor. “Süreççi kamp” ve “sosyalizmci kamp”.

Bu iki kampın argümanlarını gayet iyi biliyoruz. Yine de kabaca özetleyelim:

Süreççi: Kürt halkı çok yoruldu ve şu anda AKP'ye karşı savaşan başka özne yok Türkiye'de.
Sosyalizmci: AKP ile, faşizmle barış yapılamaz. AKP Kürt hareketini tasfiye edecek.
Süreççi: Türkiye'de herhangi bir geçici/kalıcı ateşkes, Rojava'da devrimci fırsatlar yaratıyor.
Sosyalizmci: AKP bir yandan barış diyor, bir yandan KCK tutuklamaları devam ediyor. AKP'nin ikiyüzlü olduğunu görmüyor musunuz?

Hayat devam ediyor. AKP anayasayı değiştiriyor. Hukuk devletinin kalıntıları da ortadan kaldırılıyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor. Hayat devam ediyor. AKP Suriye'de El Nusra'yı destekliyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor.

§15. Hem Kürt hareketi hem de Stalin için geçerli olan bir polemik var: “Süreççi kamp” gerçekten manevra mı yapıyor, yoksa kendi çıkarları için devrimci idealleri mi satıyor? “Süreççi kamp”ın hakiki ideolojik pozisyonu nedir? Bilmiyoruz. Bilemiyoruz. Zaten de bilinemez. Hayatın ve manevraların örgütleri ve kişileri ne ölçüde ve ne yönde dönüştüreceği, pre-deterministik değildir. (Nitekim, 2. Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği'nden geriye kalan şeyin ne kadar “sosyalizm” olduğu daha hala tartışılıyor.)

§16. Tekrar 1939'a gidelim ve ileriye doğru bakalım. Sovyetler Birliği iyi mi yaptı? O gün orada olsak, saldırmazlık anlaşmasını savunur muyduk? Yoksa Troçkicilik mi ederdik? O gün orada olsak, hangi tarafı seçerdik? Hangi tarafı seçmeliydik? Ya Sovyetler Birliği yenilseydi?

§17. Bugüne gelelim ve ileriye doğru bakalım. Ya Kürt hareketi yenilirse? Diyelim 20xy tarihinde kaybettiler. O tarihten, 20xy tarihinden geçmişe, bugüne doğru bakıp - tarihsel analizin metoduna aykırı olarak - kendimizi haklı mı ilan edeceğiz?

Peki ya Kürt hareketi kazanırsa? Meksika'ya mı göç edeceğiz? “Aslında” haklı olduğumuzu, “teorik olarak” “gerçek” marksizmi bizim savunduğumuzu falan dur otur tekrar mı edeceğiz? Onların kazandıkları şeyin işçi sınıfı mücadelesiyle alakası bile olmadığını mı söyleyeceğiz?

§18. Bir süredir şunu fark ediyorum: Bir süredir Sovyetler Birliği'ne bakıp Stalincilik eden kimi düşünürler ve politikacılar, Kürt hareketine karşı Troçkicilik ediyorlar. Yöntem hatası yapıyorlar.

Um ano depois de Gezi: Depois de tudo isto, como o AKP mantém o seu poder?

[Este artigo foi escrito pela ATTAC Portugal. O texto, traduzido pela Paula Gil, foi publicado aqui.]

Em Junho de 2013, milhões por toda a Turquia marcharam contra o governo AKP (Partido Justiça e Desenvolvimento), vendo-se confrontado com oposição brutal da polícia e arriscando as suas vidas. A comunicação social, subitamente, mudou o seu discurso, o “islamismo suave” desapareceu e abriu portas ao “autoritarismo”. Em Dezembro de 2013, um enorme escândalo de corrupção irrompeu, envolvendo vários ministros, incluindo o ministro Recep Tayyip Erdoğan. Ao mesmo tempo, uma dúzia de deputados do AKP que pertenciam ao movimento Gülen (uma organização internacional mafiosa, islâmico-fundamentalista, que funciona através de ligações profundas ao Estado e que, até recentemente, se encontrava em coligação com Erdoğan e, de modo não-oficial, tomava parte no governo) demitiu-se. Parecia que a elite governante estava a desfazer-se enquanto os representantes Europeus e Americanos do imperialismo começaram lentamente a retirar o seu apoio ao governo. Depois vieram as inacreditáveis eleições locais em Março, os protestos MayDay com a agora-já- comum violência policial e, finalmente, a escandalosa explosão de uma mina em Soma com, pelo menos, 300 mortes.

Durante estas tempestades e furacões políticos, Erdoğan fez uma campanha de propaganda com posters dele mesmo com a legenda “Força de Vontade” em todos os metros, cartazes, paragens de autocarro, mesmo nos locais mais inimagináveis. Foi como se estivesse pessoalmente a lutar contra todas as conspiracões que o atacavam. O pico deste foi alcançado quando ele literalmente esmorrou um manifestante em Soma: como em qualquer outro lugar do mundo nos bons velhos tempos, seria de esperar que os cidadãos tentassem acertar em ministros como uma forma de protesto; no caso dele, ele estava protestando contra as pessoas (O Povo / El Pueblo) com absoluta indignação – não esquecer que isto se desenrolou em Soma, após a explosão de uma mina, devido à falta de medidas de segurança e quando cerca de 700 pessoas ainda estavam desaparecidas.

Agora, a pergunta é: como é que ele mantém o seu poder (neste momento, AKP é idêntica à personalidade de Erdoğan) neste tumulto? Como é que ele, com a sua "força de vontade", nunca parece duvidar de que poderia estar a cometer alguns erros?

Esta questão necessita de uma resposta dupla: 1) O que leva o imperialismo a tolerar uma situação tão confusa no único país com presença da NATO no Médio Oriente? Por que razão os EUA não "levam a democracia" para a Turquia? 2) Se uma parcela enorme da sociedade turca está indignada com o governo do AKP, como pode Erdoğan permanecer no poder sem o consentimento da população?

1. Imperialismo e Tayyip: A leveza suportável da falta de alternativas.


§1. Erdoğan é, sem dúvida, o líder mais bem-sucedido de sempre na história da Turquia. Em seu reinado, desde 2002, ele media com sucesso os interesses do imperialismo e os seus próprios objetivos económicos e políticos. Ao mesmo tempo que permitiu todas as reformas impostas UE sobre livre comércio, conseguiu consolidar todas as frações da burguesia nacional (incluindo a destruição de um partido político liberal que teve 9% dos votos nas eleições de 2002). Durante a crise económica, ele balançou entre os interesses da NATO e os seus próprios planos imperialistas de média escala no Médio Oriente, e centralizou todo aparato estatal na sua personalidade, de tal forma que as "ordens" não poderiam ser obtida se fosse retirado da equação.

§2. Face a este papel crucial, há também uma lição aprendida pelo imperialismo desde o regime Bush: Se não temos uma alternativa para impor, "deixando as coisas confusas" pode ser bastante complicado. (ver Iraque e Afeganistão), especialmente na presença de dissidência popular, a instabilidade política resultante da substituição de um governo pelo imperialismo pode ser mais confusa do que nunca (ver Egito e Líbia). Assim, usando métodos mais civilizados, como o fornecimento de armamentos para as forças de oposição (Síria), financiando movimentos burgueses existentes que podem atrair algum apoio popular (Bolívia), e apoiar e treinar milícias contra o governo (Ucrânia) parece ser o método Democrata do imperialismo.

Adicione-se a isso o facto de que a Turquia ser um país da NATO, com bases militares perto de Síria e Irão que exigem estabilidade política no caso de uma crise política internacional no Oriente Médio.

§3. Dada esta nova abordagem vencedora de Prémio Nobel da Paz, todas as agências imperialistas (em cooperação com os maiores industriais na Turquia, bem como o movimento Gülen) tentaram chegar a uma alternativa a Erdoğan. No entanto, conforme explicado em §1, esta foi uma tarefa que se verificou dificil.

§4. Esta falta de alternativas foi endurecida pela forte tendência anti-capitalista da revolta de Junho. Era quase impossível canalizar a raiva dos protestos a uma alternativa burguesa “mais suave”.

2. O Povo e Erdoğan: Isto é o que parece o fascismo.


§1. Nos primeiros anos de seu reinado, Erdoğan jogou o jogo segundo as regras. Ele modificou, reinterpretou e manipulou leis já existentes para suprimir qualquer possibilidade de oposição de outras fações burguesas. Ele monopolizou quase todos os meios de comunicação (cerca de 85% papagueiam propaganda do governo), atribuiu aos seus apoiantes as administrações universitárias, e realocou quase todas as altas funções do Estado. Com isto, introduziu uma reforma constitucional com um “murro na mesa” para a separação de poderes: a partir desse momento, todas as posições jurídicas seriam atribuídas quase que diretamente pelo governo.

§2. Como foi revelado com as gravações de chamadas telefónicas disponíveis, enquanto tomando o controlo do aparelho de Estado, ele coerentemente escolheu uma certa fação da burguesia sobre o resto, várias vezes contra o interesse do grande capital.

§3. Então, quando a revolta de Junho chegou, Erdoğan estava plenamente consciente de que lutava sozinho contra as massas, que as potências imperialistas precisariam de tempo para apresentar uma alternativa, e que se ele silenciasse os protestos o mais rápido possível, poderia reafirmar a sua liderança.

A partir da revolta de Junho, a política tornou-se uma luta pela sobrevivência para Erdoğan. Assim, ele mudou de engrenagem e declarou guerra contra qualquer um que possa ter um motivo para levantar dúvidas sobre sua liderança.

Neste momento, a polícia não hesita em usar balas verdadeiras ao atacar um protesto (uma dessasocasiões, recentemente, causou a morte de duas pessoas em Istambul), enquanto Erdoğan afirmou que as práticas policiais regulares e normais estavam a ser exageradas por "alguns meios de comunicação".

§4. Esta "mudança de marcha" teve um efeito duplo: enquanto tenta demonizar e criminalizar os manifestantes (ou qualquer tipo de oposição), Erdoğan também se marginalizou a si mesmo. Ele opôs- se a todos os protesto, seja uma ação radical revolucionária ou uma procura democrática pacífica. Ele definiu toda a oposição como extremista, empurrando-se, assim, para o outro extremo.

De repente, as práticas comuns, como estudantes do sexo masculino e feminino que dividem apartamentos tornaram-se atos imorais, protestos estudantis tornaram-se ateus e / ou conspirações judaicas (que na linguagem AKP significa "a pior coisa de sempre"), Twitter e Youtube receberam a categorização de meios de atos pecaminosos (e, portanto, foram banidos), e a explosão na mina Soma tornou-se uma enorme conspiração internacional contra o governo.

O AKP ficou menor e menor, mantendo o seu poder na falta de alternativas imperialistas ou populares.

§5. Além disso, Erdoğan percebeu que os protestos de Junho tinham criado grandes oportunidades de diálogo em diferentes sectores da oposição. Uma incrível convergência de preocupações ocorreu na ocupação do parque Gezi: desde privatizações a violência doméstica, desde falta de direitos LGBT a destruição ecológica, desde violações de direitos dos trabalhadores ao nacionalismo, todos os manifestantes descobriram que havia algo em comum nos seus sofrimentos: políticas do AKP e neoliberalismo.

Sentindo-se confiante de que o imperialismo está fadado ao seu reinado devido à falta de alternativas, Erdoğan sabiamente observou que não há nada mais perigoso para o seu governo (e de facto, para toda a sua carreira política) do que esse tipo de convergência na oposição. Isto teve que ser interrompido. Canhões de água mais avançados tiveram que ser comprados, e foram. Todos os departamentos de polícia tiveram de ser reestruturados para cumprir suas ordens pessoais, e foram. Qualquer tipo de protesto tinha que ser imediatamente oprimido, e são.

3. Conclusão


Por um lado, a convergência entre os manifestantes de Junho parece continuar, como visto no funeral de Berkin Elvan, a mobilização contra a proibição do Twitter, e os protestos após o massacre de Soma.

Por outro lado, essa convergência de mentalidades ainda não encontrou a sua forma concreta na convergência política ativa e coerência ideológica.

Quando as pessoas se reúnem, eles fazem uma soma aritmética, e outra coisa é transformar isso em uma soma vectorial que pode exercer uma força para fazer uma mudança. E esta é realmente a - muito difícil - tarefa na frente de todos os movimentos políticos na Turquia.