Gradual ceremony

There was a short silence.

It was so short it would pass unnoticed, which still would not annihilate its ontological existence and thereby its consequences, although they both seemed to have noticed it.

The silence was not full of meaning; in fact, it was so void that they felt a bit afraid of its thermodynamic implications.

Climbing the stairs, they had a good excuse to submerse that tiny moment of the silence into a trivial conversation on how the locals did not have cognitive skills to distinguish stairs and a public toilet. However, they both thought that the silence was asking for more than small talk.

Therefore, she shouldered the responsibility and initiated the conversation that would facilitate them to torture each other as well as themselves, further including third parties such as certain joões. They started with What? and How come?; continued with How about?s and In which sense of the..?s. They bargained - in the manner of a Middle Eastern shopkeeper - about In so far as which?s and negotiated - in the manner of a Kantian philosopher - about What if not?s. They reached some More unlikely than likely's and About as likely as not's, which, obviously, did not lead the discussion to binding commitments.

Their conclusions were so pathetic that they would pass unnoticed, which still would not annihilate their ontological existence and thereby their consequences, although they both seemed to have noticed them.

Once again, it was her to put an end to this miserable inarticulacy and change the subject, which turned out more ironic than they thought, as early that day they were discussing about how to change the world and now they had difficulties in changing the subject. It was as if the subject was resisting.

Being sincere revolutionaries, they noticed that it was not the subject who was behaving in a reactionary way. It was they who were trying to suppress it with a counter-revolutionary hidden agenda.

The struggle between the subject and their ethical imperatives terminated with the glorious victory of the subject over their pseudo-civilized attitudes. It was he who noticed the defeat first, when he caught himself quoting Beckett. He thought "Nothing good comes after this." but did not dare voicing it. Instead, he shut the fuck up and submitted himself to the,,,

She was quite successful in appearing self-confident. In fact, she was so successful that she made him believe it. His last hope would be that she would leave without touching him at all, as this would leave him with sufficient grounds to pity himself.

This did not happen.

Such was the graduation ceremony of the institute of failure.


Stalin ve Barış Süreci



§1. Tarihsel analizin bilimsel yöntemi şudur: Bir olay veya düşünce, bugünden geçmişe bakarak, retrospektif olarak değerlendirilmez. Olayın/düşüncenin var olduğu koşullar altında, geçmişten bugüne doğru, yani ileriye doğru bakarak değerlendirilir.

§2. Kendimizi 1930'ların sonlarında Sovyetler Birliği'nde hayal edelim. Stalin iktidarda. Naziler güçleniyor ve emperyalist güçlerin bununla bir sorunu varmış gibi görünmüyor. Bilakis, faşizme yol veriyorlar.

§3. Stalin, Hitler'le saldırmazlık anlaşması imzalıyor. Böylece iki kamp ortaya çıkıyor.

§4. Süreççi kamp: “Naziler'in bize saldıracağını biliyoruz, ama zaman kazanmamız lazım. Acilen silah sanayinde bir atılım yapmamız ve nitelikli bir ordu kurmamız lazım (bunun için eski çarist kadroları bile kabul edebiliriz). Kazanacağımız her saniye değerlidir. Böylece Naziler saldırdığında onları alt edebileceğiz ve faşizmi dünya tarihinden sileceğiz!”

§5. Devrimci kamp: “Sınıf düşmanıyla anlaşma mı yapılırmış? Hele ki Naziler'le! Bu sosyalizme ihanettir. Naziler'e karşı savaşmalıyız, faşizmle barış olmaz. Üstelik enayilik ediyorlar: Şimdi saldırmazsak Naziler Kıta Avrupası'nı ele geçirecekler, o bölgenin sanayisine el koyacaklar, böylece askeri açıdan bizden çok daha güçlü hale gelecekler. İşte asıl o zaman sosyalizm yenilecek. Ve bunun sorumlusu da süreççiler olacak!”

§6. Bir parantez açalım. Süreççi kamp resmi olarak asla §4'teki gibi laflar etmiyor. Aksine: Dönemin Pravda'sı “Rus ulusal gururundan” bahsediyor. Eisenstein bile “ezeli ve ebedi Rus imparatorluğunu” öven filmler çekmeye başlıyor. §4'te (ve §7'de) yazılanlar, Stalinciler'in iyimser niyet okumasıyla diğer kadroları ikna etmekte kullandıkları argümanın özeti. Parantezi kapatalım.

§7. Süreççi kamp: “Devrimci kamp hayalcilik ediyor. Şu anda ne savaşacak enerjimiz var, ne de buna müsaade eden bir uluslararası konjonktür. Yıllardır savaşıp duruyoruz zaten. Eğer şimdi biraz soluklanmazsak ve hazırlık yapmazsak, faşistleri yenmemiz imkansız.”

§8. Devrimci kamp: “Süreççiler hayal görüyor olmalı. Naziler'in bu saldırmazlığa uymayacağı gün gibi açık. Bunu sırf biz demiyoruz. İngiltere'de, ABD'de, tüm analistler bunun böyle olacağını, Naziler'in ilk fırsatta sosyalizme saldıracağını söylüyorlar. Zaten o yüzden ticari anlaşmalar yapıyorlar Almanya'yla. Görmüyor musunuz? Emperyalizm ellerini ovuşturuyor ve Naziler'in sırtını sıvazlıyor. Bizse onlara güçlenme fırsatı veriyoruz. Olacak iş mi?!”

§9. Yıl 1940. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler Norveç ve Fransa'yı ele geçiriyor, İtalya ile ittifak kuruyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor.

§10. Yıl 1941. Hala Sovyetler Birliği'ndeyiz. Hummalı bir çalışmayla hazırlıklar sürüyor. Hitler yüzünü doğuya çeviriyor. Balkanlar'ı ve Yunanistan'ı alıyor. Devrimci kamp bas bas bağırıyor. Ve Haziran'ın sonunda Sovyetler Birliği'ne saldırıyor! Sadece iki ayda Moskova'ya kadar ulaşıyor faşizmin orduları.

§11. Şimdi bir durup düşünelim. Ya Sovyetler Birliği yenilseydi? Herkes böyle olmasını bekliyordu. Tüm askeri analistlerin hesapları bunu gösteriyordu. Hitler, tüm Avrupa'nın en modern ordusunu kurmuştu. Üstelik şimdi yanında İtalya, Romanya ve Finlandiya da vardı. Daha 25 yıl öncesine kadar yüzde 80'i köylü olan bir toplumun böyle bir güce karşı ne şansı vardı ki?

§12. Ama öyle olmadı. Sovyetler Birliği faşizmi yendi. Yenemeyebilirdi. Yenememesi çok büyük bir ihtimaldi. Ama yendi. Stalinciler, “süreççi kamp”, haklı çıktı. “Devrimci kamp” Troçkici oldu, sol sapma sayıldı, hayalciliği “ispat edildi.”

§13. Kimse, Sovyetler Birliği'nin bu zaferinde ideolojik tavizlerin ve askeri becerilerin katkısını asla yadsıyamadı. Hatta Stalinciler Sovyetler Birliği'nin bu dönemdeki tüm kötülüklerini haklı çıkarmaya başladılar: “Öyle diyorsun ama bak bunlar sayesinde faşizmi yendik.” (örn. Kemal Okuyan, “Stalin'i Anlamak”) Yani Stalinciler saldırmazlık anlaşmasını vb. bugünden geçmişe doğru bakarak, retrospektif olarak haklı çıkardılar.

§14. Şimdi günümüze gelelim ve paralel bir öykü yazalım. (§2-§10 arasın paragrafları baştan yazıyorum. Satır satır takip edilebilir.)

2010'lu yıllardayız. Kürdistan'dayız. PKK, BDP/DBP, HDK, HDP, DTK, YPG, PYD ve alfabedeki herhangi üç harfin yan yana getirilmesiyle oluşturulan bilumum örgüt var. Türkiye'de de AKP iktidarda ve Kürdistan için emperyalizmden vize almışa benziyor. Barış süreci başlıyor. Ve iki kamp ortaya çıkıyor. “Süreççi kamp” ve “sosyalizmci kamp”.

Bu iki kampın argümanlarını gayet iyi biliyoruz. Yine de kabaca özetleyelim:

Süreççi: Kürt halkı çok yoruldu ve şu anda AKP'ye karşı savaşan başka özne yok Türkiye'de.
Sosyalizmci: AKP ile, faşizmle barış yapılamaz. AKP Kürt hareketini tasfiye edecek.
Süreççi: Türkiye'de herhangi bir geçici/kalıcı ateşkes, Rojava'da devrimci fırsatlar yaratıyor.
Sosyalizmci: AKP bir yandan barış diyor, bir yandan KCK tutuklamaları devam ediyor. AKP'nin ikiyüzlü olduğunu görmüyor musunuz?

Hayat devam ediyor. AKP anayasayı değiştiriyor. Hukuk devletinin kalıntıları da ortadan kaldırılıyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor. Hayat devam ediyor. AKP Suriye'de El Nusra'yı destekliyor. Sosyalizmci kamp bas bas bağırıyor.

§15. Hem Kürt hareketi hem de Stalin için geçerli olan bir polemik var: “Süreççi kamp” gerçekten manevra mı yapıyor, yoksa kendi çıkarları için devrimci idealleri mi satıyor? “Süreççi kamp”ın hakiki ideolojik pozisyonu nedir? Bilmiyoruz. Bilemiyoruz. Zaten de bilinemez. Hayatın ve manevraların örgütleri ve kişileri ne ölçüde ve ne yönde dönüştüreceği, pre-deterministik değildir. (Nitekim, 2. Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği'nden geriye kalan şeyin ne kadar “sosyalizm” olduğu daha hala tartışılıyor.)

§16. Tekrar 1939'a gidelim ve ileriye doğru bakalım. Sovyetler Birliği iyi mi yaptı? O gün orada olsak, saldırmazlık anlaşmasını savunur muyduk? Yoksa Troçkicilik mi ederdik? O gün orada olsak, hangi tarafı seçerdik? Hangi tarafı seçmeliydik? Ya Sovyetler Birliği yenilseydi?

§17. Bugüne gelelim ve ileriye doğru bakalım. Ya Kürt hareketi yenilirse? Diyelim 20xy tarihinde kaybettiler. O tarihten, 20xy tarihinden geçmişe, bugüne doğru bakıp - tarihsel analizin metoduna aykırı olarak - kendimizi haklı mı ilan edeceğiz?

Peki ya Kürt hareketi kazanırsa? Meksika'ya mı göç edeceğiz? “Aslında” haklı olduğumuzu, “teorik olarak” “gerçek” marksizmi bizim savunduğumuzu falan dur otur tekrar mı edeceğiz? Onların kazandıkları şeyin işçi sınıfı mücadelesiyle alakası bile olmadığını mı söyleyeceğiz?

§18. Bir süredir şunu fark ediyorum: Bir süredir Sovyetler Birliği'ne bakıp Stalincilik eden kimi düşünürler ve politikacılar, Kürt hareketine karşı Troçkicilik ediyorlar. Yöntem hatası yapıyorlar.

Um ano depois de Gezi: Depois de tudo isto, como o AKP mantém o seu poder?

[Este artigo foi escrito pela ATTAC Portugal. O texto, traduzido pela Paula Gil, foi publicado aqui.]

Em Junho de 2013, milhões por toda a Turquia marcharam contra o governo AKP (Partido Justiça e Desenvolvimento), vendo-se confrontado com oposição brutal da polícia e arriscando as suas vidas. A comunicação social, subitamente, mudou o seu discurso, o “islamismo suave” desapareceu e abriu portas ao “autoritarismo”. Em Dezembro de 2013, um enorme escândalo de corrupção irrompeu, envolvendo vários ministros, incluindo o ministro Recep Tayyip Erdoğan. Ao mesmo tempo, uma dúzia de deputados do AKP que pertenciam ao movimento Gülen (uma organização internacional mafiosa, islâmico-fundamentalista, que funciona através de ligações profundas ao Estado e que, até recentemente, se encontrava em coligação com Erdoğan e, de modo não-oficial, tomava parte no governo) demitiu-se. Parecia que a elite governante estava a desfazer-se enquanto os representantes Europeus e Americanos do imperialismo começaram lentamente a retirar o seu apoio ao governo. Depois vieram as inacreditáveis eleições locais em Março, os protestos MayDay com a agora-já- comum violência policial e, finalmente, a escandalosa explosão de uma mina em Soma com, pelo menos, 300 mortes.

Durante estas tempestades e furacões políticos, Erdoğan fez uma campanha de propaganda com posters dele mesmo com a legenda “Força de Vontade” em todos os metros, cartazes, paragens de autocarro, mesmo nos locais mais inimagináveis. Foi como se estivesse pessoalmente a lutar contra todas as conspiracões que o atacavam. O pico deste foi alcançado quando ele literalmente esmorrou um manifestante em Soma: como em qualquer outro lugar do mundo nos bons velhos tempos, seria de esperar que os cidadãos tentassem acertar em ministros como uma forma de protesto; no caso dele, ele estava protestando contra as pessoas (O Povo / El Pueblo) com absoluta indignação – não esquecer que isto se desenrolou em Soma, após a explosão de uma mina, devido à falta de medidas de segurança e quando cerca de 700 pessoas ainda estavam desaparecidas.

Agora, a pergunta é: como é que ele mantém o seu poder (neste momento, AKP é idêntica à personalidade de Erdoğan) neste tumulto? Como é que ele, com a sua "força de vontade", nunca parece duvidar de que poderia estar a cometer alguns erros?

Esta questão necessita de uma resposta dupla: 1) O que leva o imperialismo a tolerar uma situação tão confusa no único país com presença da NATO no Médio Oriente? Por que razão os EUA não "levam a democracia" para a Turquia? 2) Se uma parcela enorme da sociedade turca está indignada com o governo do AKP, como pode Erdoğan permanecer no poder sem o consentimento da população?

1. Imperialismo e Tayyip: A leveza suportável da falta de alternativas.


§1. Erdoğan é, sem dúvida, o líder mais bem-sucedido de sempre na história da Turquia. Em seu reinado, desde 2002, ele media com sucesso os interesses do imperialismo e os seus próprios objetivos económicos e políticos. Ao mesmo tempo que permitiu todas as reformas impostas UE sobre livre comércio, conseguiu consolidar todas as frações da burguesia nacional (incluindo a destruição de um partido político liberal que teve 9% dos votos nas eleições de 2002). Durante a crise económica, ele balançou entre os interesses da NATO e os seus próprios planos imperialistas de média escala no Médio Oriente, e centralizou todo aparato estatal na sua personalidade, de tal forma que as "ordens" não poderiam ser obtida se fosse retirado da equação.

§2. Face a este papel crucial, há também uma lição aprendida pelo imperialismo desde o regime Bush: Se não temos uma alternativa para impor, "deixando as coisas confusas" pode ser bastante complicado. (ver Iraque e Afeganistão), especialmente na presença de dissidência popular, a instabilidade política resultante da substituição de um governo pelo imperialismo pode ser mais confusa do que nunca (ver Egito e Líbia). Assim, usando métodos mais civilizados, como o fornecimento de armamentos para as forças de oposição (Síria), financiando movimentos burgueses existentes que podem atrair algum apoio popular (Bolívia), e apoiar e treinar milícias contra o governo (Ucrânia) parece ser o método Democrata do imperialismo.

Adicione-se a isso o facto de que a Turquia ser um país da NATO, com bases militares perto de Síria e Irão que exigem estabilidade política no caso de uma crise política internacional no Oriente Médio.

§3. Dada esta nova abordagem vencedora de Prémio Nobel da Paz, todas as agências imperialistas (em cooperação com os maiores industriais na Turquia, bem como o movimento Gülen) tentaram chegar a uma alternativa a Erdoğan. No entanto, conforme explicado em §1, esta foi uma tarefa que se verificou dificil.

§4. Esta falta de alternativas foi endurecida pela forte tendência anti-capitalista da revolta de Junho. Era quase impossível canalizar a raiva dos protestos a uma alternativa burguesa “mais suave”.

2. O Povo e Erdoğan: Isto é o que parece o fascismo.


§1. Nos primeiros anos de seu reinado, Erdoğan jogou o jogo segundo as regras. Ele modificou, reinterpretou e manipulou leis já existentes para suprimir qualquer possibilidade de oposição de outras fações burguesas. Ele monopolizou quase todos os meios de comunicação (cerca de 85% papagueiam propaganda do governo), atribuiu aos seus apoiantes as administrações universitárias, e realocou quase todas as altas funções do Estado. Com isto, introduziu uma reforma constitucional com um “murro na mesa” para a separação de poderes: a partir desse momento, todas as posições jurídicas seriam atribuídas quase que diretamente pelo governo.

§2. Como foi revelado com as gravações de chamadas telefónicas disponíveis, enquanto tomando o controlo do aparelho de Estado, ele coerentemente escolheu uma certa fação da burguesia sobre o resto, várias vezes contra o interesse do grande capital.

§3. Então, quando a revolta de Junho chegou, Erdoğan estava plenamente consciente de que lutava sozinho contra as massas, que as potências imperialistas precisariam de tempo para apresentar uma alternativa, e que se ele silenciasse os protestos o mais rápido possível, poderia reafirmar a sua liderança.

A partir da revolta de Junho, a política tornou-se uma luta pela sobrevivência para Erdoğan. Assim, ele mudou de engrenagem e declarou guerra contra qualquer um que possa ter um motivo para levantar dúvidas sobre sua liderança.

Neste momento, a polícia não hesita em usar balas verdadeiras ao atacar um protesto (uma dessasocasiões, recentemente, causou a morte de duas pessoas em Istambul), enquanto Erdoğan afirmou que as práticas policiais regulares e normais estavam a ser exageradas por "alguns meios de comunicação".

§4. Esta "mudança de marcha" teve um efeito duplo: enquanto tenta demonizar e criminalizar os manifestantes (ou qualquer tipo de oposição), Erdoğan também se marginalizou a si mesmo. Ele opôs- se a todos os protesto, seja uma ação radical revolucionária ou uma procura democrática pacífica. Ele definiu toda a oposição como extremista, empurrando-se, assim, para o outro extremo.

De repente, as práticas comuns, como estudantes do sexo masculino e feminino que dividem apartamentos tornaram-se atos imorais, protestos estudantis tornaram-se ateus e / ou conspirações judaicas (que na linguagem AKP significa "a pior coisa de sempre"), Twitter e Youtube receberam a categorização de meios de atos pecaminosos (e, portanto, foram banidos), e a explosão na mina Soma tornou-se uma enorme conspiração internacional contra o governo.

O AKP ficou menor e menor, mantendo o seu poder na falta de alternativas imperialistas ou populares.

§5. Além disso, Erdoğan percebeu que os protestos de Junho tinham criado grandes oportunidades de diálogo em diferentes sectores da oposição. Uma incrível convergência de preocupações ocorreu na ocupação do parque Gezi: desde privatizações a violência doméstica, desde falta de direitos LGBT a destruição ecológica, desde violações de direitos dos trabalhadores ao nacionalismo, todos os manifestantes descobriram que havia algo em comum nos seus sofrimentos: políticas do AKP e neoliberalismo.

Sentindo-se confiante de que o imperialismo está fadado ao seu reinado devido à falta de alternativas, Erdoğan sabiamente observou que não há nada mais perigoso para o seu governo (e de facto, para toda a sua carreira política) do que esse tipo de convergência na oposição. Isto teve que ser interrompido. Canhões de água mais avançados tiveram que ser comprados, e foram. Todos os departamentos de polícia tiveram de ser reestruturados para cumprir suas ordens pessoais, e foram. Qualquer tipo de protesto tinha que ser imediatamente oprimido, e são.

3. Conclusão


Por um lado, a convergência entre os manifestantes de Junho parece continuar, como visto no funeral de Berkin Elvan, a mobilização contra a proibição do Twitter, e os protestos após o massacre de Soma.

Por outro lado, essa convergência de mentalidades ainda não encontrou a sua forma concreta na convergência política ativa e coerência ideológica.

Quando as pessoas se reúnem, eles fazem uma soma aritmética, e outra coisa é transformar isso em uma soma vectorial que pode exercer uma força para fazer uma mudança. E esta é realmente a - muito difícil - tarefa na frente de todos os movimentos políticos na Turquia.

One year after Gezi: After all this, how does AKP maintain its power?



In June 2013, millions all around Turkey marched against the AKP (Justice and Development Party) government, confronting brutal police violence and risking their lives. Western media suddenly changed its discourse; “mild Islamism” disappeared to give way to “authoritarianism”. In December 2013, a huge corruption scandal involving several ministers including the prime minister Recep Tayyip Erdoğan broke off. At the same time, some dozen deputies of AKP who belong to the Gülen movement (an international, Islamic-fundamentalist, mafia organization that functions through deep state connections, until recently in coalition with Erdoğan and unofficially taking part in the government) resigned. It seemed like the ruling class coalition was falling apart1, as European and American representatives of imperialism started to slowly withdraw their support from the government. Then came the unbelievably corrupted local elections in March2, the Mayday protests with the by-now-usual police violence, and finally the outrageous mine explosion in Soma with at least 300 deaths.


During these political thunderstorms and hurricanes, Erdoğan made a propaganda campaign with posters of himself with the caption “Strong Will” in all metros, billboards, bus stops and anywhere one could imagine. It was as if he was personally fighting against all the conspiracies against him. The peak of this was reached when he literally punched a protester in Soma: As anywhere else in the world in the good old days, you'd expect citizens to try to hit ministers as a form of protest; in his case, he was protesting the people (o povo / el pueblo) with full indignation – mind you, this was in Soma after the mine explosion due to lack of safety measures and when some 700 people were still missing.

Now, the question is: How does he maintain his power (by now, AKP is identical to Erdoğan's personality) in this turmoil? How is it that he, with his “strong will”, never seems to doubt that he might be doing some mistakes?

This question needs a two-sided answer: 1) Why does imperialism tolerate such a confused situation in the only NATO country in Middle East? Why doesn't the US “bring democracy” to Turkey? 2) If a huge portion of Turkish society is outraged about the AKP government, how can Erdoğan remain in power without sufficient consent from the population?

  1. Imperialism and Tayyip: The rather bearable lightness of lack of alternatives.

§1. Erdoğan is arguably the most successful leader ever in Turkish history. In his reign since 2002, he successfully mediated between the interests of imperialism and his own political economic goals. While passing all the imposed EU reforms on free trade, he managed to consolidate all fractions of national bourgeoisie (including the complete destruction of a liberal political party that had 9% of the votes in 2002 elections). During the economic crisis, he slalomed between NATO interests and his own medium-scale imperialist plans in Middle East, and centralized all state apparatus in his personality in such a way that “order” could not be obtained if he were taken out of the equation.

§2. Given this crucial role, there is also a lesson learned by imperialism since Bush regime: If you don't have your alternative to impose, “leaving things messy” may be quite complicated. (see Iraq and Afghanistan) Especially in the presence of popular dissent, the political instability resulting from a government substitution by imperialism may be messier than ever. (see Egypt and Libya) Thus, using more civilized methods such as providing armaments to opposition forces (Syria), financing existing bourgeois movements that can attract some popular support (Venezuela), and supporting and training militia against the government (Ukraine) seems to be the Democrat method of imperialism.

Add to this the fact that Turkey is a NATO country, with military bases near Syria and Iran that require political stability in case of an international political crisis in the Middle East.


§3. Given this brand new, Nobel Peace Prize winner approach, all imperialist agencies (in cooperation with the biggest industrialists in Turkey as well as the Gülen movement) tried to come up with an alternative to Erdoğan. However, as explained in §1, this turned out to be a difficult task.

§4. This lack of alternatives was hardened by the strong anti-capitalist tendency of the June uprising. It was nearly impossible to canalize the anger of the protesters to an existing “milder” bourgeois alternative.

  1. The People and Erdoğan: This is what fascism looks like.

§1. In the first years of his reign, Erdoğan played the game with the rules. He modified, reinterpreted and manipulated already existing laws to suppress any possible opposition from other bourgeois fractions. He monopolized almost all media (some %85 is now parroting government propaganda), assigned his adherents to university administrations, and reallocated almost all high-ranking state officials. When this was done, he introduced a constitutional reform as his “knock-out” punch to the separation of powers: From that moment on, all juridical positions would be assigned almost directly by the government.

§2. As was revealed with the leaked phone call recordings, while seizing control of the state apparatus he coherently chose a certain fraction of bourgeoisie over the rest, several times against the interest of the big capital.

§3. Then, when the June uprising came, Erdoğan was fully aware that he was fighting all alone against the masses, that imperialist powers would need time to introduce an alternative, and that if he silents the protests as fast as possible he could re-consolidate his power.

From the June uprising onwards, politics has become a struggle for survival for Erdoğan. Accordingly, he changed gears and declared war against anyone who might have a reason to raise doubts about his leadership.

By now, police does not hesitate to use real bullets when attacking a protest (a recent such occasion caused the murder of two people in Istanbul) while Erdoğan stated that regular and normal police practices were being exaggerated by “some media”.


§4. This “change of gears” had a two-fold effect: While trying to demonize and criminalize the protesters (or, any kind of opposition for that matter), Erdoğan also marginalized himself. He put himself versus any protest, be a radical revolutionary action or a peaceful democratic demand. He defined all opposition as an extremist, thereby pushing himself to the other extreme.

All of a sudden, common practices like male and female students sharing flats became immoral acts, student protests became atheist and/or Jewish conspiracies (which in AKP language means “the worst possible thing ever”), Twitter and Youtube were categorized as means of sinful acts (and therefore got banned), and the mine blast in Soma became a huge international conspiracy against the government.

AKP got smaller and smaller, while maintaining its power in the lack of imperialist or popular alternatives.

§5. In addition, Erdoğan realized that the June protests created huge opportunities of dialogue in different sections of the opposition. An incredible convergence of concerns occurred in the Gezi Park occupation: From privatizations to domestic violence, from lack of LGBT rights to ecological destruction, from labor rights violations to nationalism, all protesters discovered that there was something common in their sufferings: AKP policies and neoliberalism.

Feeling confident that imperialism is doomed to his reign due to lack of alternatives, Erdoğan wisely observed that there is nothing more dangerous for his government (and in fact, for all his political career) than this kind of convergence in the opposition. This had to be stopped. More advanced water cannons had to be bought, and they were. All police department had to be restructured to comply with his personal orders, and it was. Any type of protest had to be oppressed immediately, and they are.

  1. To conclude

On the one hand, the convergence among June protesters seems to continue, as seen in the funeral of Berkin Elvan, the mobilization against the Twitter ban, and the protests following the Soma massacre.

On the other hand, this convergence in mentalities has not yet found its concrete form in active political convergence and ideological coherency.

When people come together, they make an arithmetic sum, and it is another thing to transform this into a vectorial sum that can exercise a force to make a change. And this is indeed the – very difficult – task in front of all political movements in Turkey.

***

[This essay was written for ATTAC Portugal. The Portuguese version was published here on June 9th, 2014.]



1“The Political Crisis in Turkey” - Mehmet Baki Deniz, Sinan Eden. https://network23.org/outforbeyond/2014/01/08/the-political-crisis-in-turkey-mehmet-baki-deniz-sinan-eden/

2 “Turquie: Un pas de plus en dehors de la démocratie” - Sinan Eden (Propos recueillis par M. Colloghan), Rouge & Vert, no 377, Avril 2014, 12-13. http://www.alternatifs.org/spip/IMG/pdf/rouge_vert377-2.pdf

The English version of the same interview can be found at http://pretendexistent.blogspot.pt/2014/05/turkey-one-more-step-away-from-democracy.html

Günde Sadece Bir Liraya Ahlaklı Bir İnsan Olma Fırsatı



Televizyonda bir kutup ayısı, kredi kartı faturanı internetten alırsan iklim değişimini durdurmaya katkı koyacağını söylüyor. Devasa bir reklam panosu, Türkiye'nin çöl olmaması için bir vakfa bilmem kaç lira para yatırmanı öğütlüyor. Kahveci, 'adil ticaret' uyguladığı için daha yüksek fiyatla satış yapıyor. Süpermarkette diğer her şeyden ayrı bir reyonda organik sertifikalı gıdalar, diğerlerinden birkaç kat pahalıya satılıyor.

Satın almamız söyleniyor.

“İyi olma”yı satıyorlar.

“Daha iyi bir dünya”yı satıyorlar.

Üstelik bu gittikçe kronik bir hal alıyor. Van'a bağış gönderince içi rahatlayan insan var. Uçak bileti alırken opsiyonel ekstra ücreti ödeyerek doğaya verdiği zararı telafi ettiğini sanan insan var. Türkiye'de erozyonu yılda 20 TL ödeyerek önleyebileceğini düşünen çevreci var. Şu değil o kahveyi içip üç lira fazla ödeyince daha adil bir ticarete katkı koyduğunu düşünen, hatta aynı kahveyi almayan yanındaki arkadaşını duyarsızlıkla eleştiren öğrenci var.

Çünkü formül belli: Daha iyi bir dünya, siyasi değil, ticari bir tercihtir. Dünyadaki adaletsizlikler, acılar, felaketler, birtakım şeylere eskisinden daha fazla ödersek önlenebilir. İnsan politik bir canlı değildir. İnsan ticari bir canlıdır. İnsanın tek toplumsal faaliyeti, tüketici kimliğiyle gerçekleşir.

Neoliberalizmin ahlakı budur. Kapitalizmin kültürü budur.

Kapitalizm, nesneleri göremez. Nesneleri paraya ve metaya çevirir; ve ancak parayı ve metaları görebilir.

Bu yüzden mesela küresel iklim değişiminin etkilerinin ayrıntılı bir bütçesi vardır. Çünkü kapitalizm için haftalarca süren bir tayfunda tüm yakınlarını, evlerini, tarlalarını kaybeden yüz binlerce insan yoktur; olsa olsa ortadan kalkan gayri mülklerin, tamir edilmesi gereken altyapının ve satın alma gücü ortadan kalkan tüketicilerin ekonomik maliyeti vardır.

Ya da mesela dünyada açlığı bitirmenin kaç paraya mal olacağı en ince detaylarına kadar hesaplanmıştır. Ne sömürgecilik, ne petrol rafineleri sebebiyle yaşam olanaklarından edilen Afrikalılar, ne emperyalizm, ne de şu ya da bu sebeple yurtlarından edilip kentlerin çeperlerine doluşan yoksullar vardır. Kapitalizm için, x miktarda karbonhidrat, y miktarda protein, z miktarda elektrik satın alamayan bireyler vardır. Ve bu bireylerin bu x, y, z miktarlarında mevzu bahis şeyleri alması için gereken yegane şey, bizim alışveriş merkezindeki o kutuya elimizdeki bozuklukları atmamızdır.

Çünkü kapitalizm için tek değer, metaların değişim değeridir; tek ahlak, piyasanın ahlakıdır.

Böylece, kapitalizmin insanı, kendini yalnızca ve sadece “ödeme yaparak” ifade eder. Kapitalizm bundan başka bir seçeneği anlayamaz.

Demek ki Gezi ayaklanması olsa olsa faizlerin yükselmesini isteyen bir dış mihrakın işi olabilir. Demek ki hidroelektrik santral inşaatını protesto eden köylüler ülkenin kötülüğünü istiyor olmalıdır.

Bu satırlar yazılırken Brezilya'da Dünya Kupası oynanıyor. Evlerinden (çoğunlukla silah zoruyla) çıkarılan 250 bin kişi ve onlarla dayanışan daha da fazlası, polisin gerçek mermi dahi kullandığı protestolarda hakkını arıyor. Futbol hayranlığıyla bilinen Brezilyalılar, sosyal yatırımlar yerine stadyumlara ayrılan bütçeyi, kendilerine hiçbir şey danışmadan proje yazan sonra da günün birinde kapısını çalıp “Evinizi terk etmeniz gerekiyor, bu binalar yıkılacak.” diyen belediyeyi sorguluyor, eleştiriyor. Oysa karşılarındaki muhattap, onların söylediklerini anlamıyor bile: “Piyasa karar verdi. Burada sizlerin değil zenginlerin yaşaması gerekiyor.”

Anlamıyor derken; gerçekten, tüm boyutlarıyla, bütün açılardan, olayı kavramsallaştıramadığını kast ediyorum. Parasal olarak ifade edilmeyen bir sorun veya çözümü bilişsel olarak anlamlandıramadığını söylüyorum.

Metaların dünyası, insanların cehennemidir. Kapitalizmin kurduğu “ulusal zenginlik ile halkın yoksulluğu arasındaki özdeşlik”1 yerine özgür insanların dünyasını inşa etmek isteyenler ise, metaların insanlar aracılığıyla ilişkileri yerine gerçek insanlar arasında gerçek ilişkiler kurulan alternatifler düşünmeye çoktan başladı bile: takas pazarları, işgal evleri, komünal yaşam deneyimleri, özgür yazılım, kolektif oluşturulan internet ansiklopedileri ve daha niceleri.


1Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, 27. Bölüm.

[Bu yazı, Özgür Gençlik dergisinin Temmuz-Ağustos 2014 tarihli 14. sayısında yayınlandı.]

Kısa Devre Haberler



Başbakan,
dün,
bir cumhurbaşkanının nasıl olması gerektiğini açıkladı.

İçişleri Başbakanı,
geçen sene Haziran ayında,
polise saldır emrini verdi.

Dışişleri Başbakanı,
Suriye politikası hakkındaki görüşlerini
açıkladı.

Çevre Başbakanı,
nükleer santral karşıtlarını,
ülkenin kalkınmasına engel olmakla
suçladı.

Başişleri Dışbakanı,
İsviçre'de
bir dağın tepesinde,
İsrail cumhurbaşkanına
kafa tuttu.

Cumhurişleri İçbakanı,
8 milyon eylemciyi
faiz lobicisi
ilan etti.

Aileden Başsorumlu Devlet Başbakanı,
kadınla erkeğin eşit olmadığını
bildirdi.

Cumhurbaşbakanı,
gönlünde Başkanlık sistemi olduğunu
ifade etti.

Başcumhurbakanı,
sporcunun dövmelerini
acımasızca
eleştirdi.

Kültür Başbakanı,
bir heykeli ucube olarak niteleyince,
Belediye Başbakanı'nın kararıyla,
koca heykel
yerinden söküldü.

Başçevre Bakanı,
çevrecinin daniskası olduğunu
belirtti.

Dış Baş İşleri Bakanı,
IŞİD'in kaçırdığı diplomatların
keyiflerinin yerinde olduğunu
belirtti.

Baş İşleri İç Başbakanı,
Cumhurbaşkanlığı seçimleri için
adaylığını açıkladı.

Baştan Sorumlu Devlet Cumhuru Bakanı
'nın kuzeni
RTE Üniversitesi rektörlüğüne
atandı.

Sorumludan Baş Cumhurişleri Bakanı,
Balyoz sanıklarının tahliyesiyle ilgili
"teşekkür bile beklemiyoruz"
dedi.

Baştan Başsorumlu Başdevlet Başcumhurbaşbakanı,
tüm ailesini etrafına toplayıp
bir balkona çıktı
ve seçim zaferini açıkladı.

Haberleri dinlediniz.

Hayırlı akşamlar.


Turkey: One More Step Away From Democracy


Note: This interview was originally published in French in Rouge&Vert No.377.

S.E. is a member of the RAGA network, whose international meeting Les Alternatifs co-organized. S. was involved in the Gezi struggle. He offers his analysis of the Turkish municipal elections. A very pessimistic vision. He admits: While his characterization of the regime's evolution seems to be broadly shared by the Turkish left, it does not appear to be stated in any official position of the organization. As if the Turkish left feared to formulate what he sees; that Turkey not be a parliamentary democracy anymore.


Rouge&Vert: Do the results of Turkish elections draw away big changes in the political scene?

S.E. : In 2011, Selda Canan and I collaborated in an article on the general election results in Turkey: “Erdoğan did not let anyone else interfere with his own election campaign. No one saw any candidate of AKP during the campaign. From east to west, from north to south, from TV channels to newspapers, it was only Erdoğan himself who was running the election campaign of AKP. … This phenomenon will probably continue in larger scales while Erdoğan centralizes all the political power in his person.” (Rouge&Vert No. 328, page 10)

Our prediction came true. It is well necessary to understand it before leaning over the official results of these elections: They did not take place years the frame of a classical representative democracy but in a country toppling over towards a regime of fascist nature.


R&V: Talking of “fascism”, it's a bit too strong, isn't it?

S.E.: And so I assert: If one considers what a fascist regime could possibly be in a NATO country under American control, there is plenty of evidence that Turkey corresponds to this definition:
  • The state cannot be separated from the government and the government cannot be separated from its leader.
  • All check-and-balance mechanisms of the regime are annulled (including laws and constitution).
  • The power rules by “at the moment” orders.
  • All opposition is criminalized.
  • The Prime Minister allocates and reallocates high ranking bureaucrats according to his wish.
  • At least 80% of media is controlled by the government.
  • Erdoğan personally phones TV channels to change contents of news.
  • Twitter and Youtube were banned during the elections.


R&V: This does not change the fact that AKP earned elections.

S.E: When I started by analysis of the election results as those in a fascistic state, I mean that there is no correlation between the votes and the official results.

So:
  • During the counting of votes, there were power cuts in 40 provinces ! Thousands of reports came from all over the country, proving frauds and miscounts.
  • There is abunant evidence that the opposition party candidate won in Ankara, while official results declare AKP victorous. The election board overruled all complaints and objections. There is a good amount of evidence for the same situation in Istanbul and several other big cities.
  • In Agri, the Kurdish party BDP won by a slight difference with AKP. AKP objected. The election board agreed to make a recount. BDP won. AKP objected again. The board agreed to make a recount. BDP won. AKP objected again. The board agreed to make a recount. BDP won. … For exactly 15 times ! 15 times, AKP acquired the re-count of the votes, and finally they decided to cancel the elections, and repeat it in June!
  • In the meanwhile, Erdogan gave a speech with his family (in a balcony!) before the counting finished. He declared that they are victorious.
  • Erdoğan made a speech (appearing with family on a balcony!) to announce his victory, much before the official declaration of the results.

Once again: We are talking about a country, where a single person controls the state apparatus – as much as it is theoretically allowed in a NATO country between Middle East, EU and Russia.

Erdoğan is still in power, not because the people consented to his power. Erdogan is in power, because imperialism has been trying since the June Uprising to find an alternative, and they couldn't... yet.

We should intensify the struggle so that Erdoğan falls, not because imperialism finds an alternative, but because the people continue the impressive revolt initiated last summer in Gezi Park.


R&V: Precisely: Is there any electoral result of the Gezi movement?

S.E.: No, as Gezi did not enter into elections. But also yes, because it weakened AKP, which lost its hegemony and hence could not afford to have free elections. Gezi shifted up the gears of class struggle.

AKP responded by open fascism (instead of the so-called “Mild Islamism” rhetorics... Does anyone even remember that?). It is now our turn to catch up and fight back.


R&V: As for official results, in concrete terms?

S.E.: To understand well its validity, it is necessary to compare the following images. Figure 1 gives official results and Figure 2 gives the list of power cuts during the counting of the votes. There is also this amazing Figure 3, where you can see Turkish citizens securing the votes in the middle of "power cuts" and “server problems” against fraud.
Figure 1: Official results

Figure 2: Power cuts during the counting of votes
Figure 3: Citizens trying to secure the votes, for 2 days.


R&V: How can you explain that the scandals of the government members did not affect the results for AKP?

S.E.: It is simply that the majority of the media is pro-AKP, and they either completely ignore or underrate these affairs. AKP voters have no access to this information.


R&V: What about the left and the Kurdish results ?

S.E.: Left parties did not increase their votes. Leftist voters rather chose to have a “useful vote” for the main opposition party, to beat AKP. On paper, an allied opposition does get higher results than AKP. This is certain. However, it seems that people did not realize that a fascist government cannot be overthrown via electoral alliances, or transitional methods for that matter.


Interview by M. Colloghan

Somnambulist

ACÇÃO - REACÇÃO - SENSAÇÃO 
- FUGA TENTATIVA - FUGA JAZ - MEDO - 
PÂNICO - PROCURA DE AJUDA - CARINHO (PROCURA) 
- CHAMAR A ATENÇÃO - ABRIR OS OLHOS
- GRITAR PARA DENTRO - PENSAR QUE ESTAVA ALGUEM - LUZ ACESA 
- GRITAR DE PROPOSITA (ORDEM DO SUBCONSCIENTE) - ESPERA DE REACÇÃO - 
BABA E OLHOS SECO - SINAH REAGE 
- SINTO A PRESENÇA E FECHO OS OLHOS - VAI EMBORA



Editorial note

We proudly present the unique text in history about the pretender of this blog written by someone other than himself.

Because of its historical importance and deep philosophical implications, we would like to share the story of its production:

Once upon a time, there was a new flatmate. One night of many, at around 3 am, our protagonist heard screams coming from the house. He slowly got up and looked around the house. As there was no sign of ghosts, he went back to sleep.

Next morning, the new flatmate asked him if he heard any sounds last night. Following the affirmative answer, she explained her peculiar condition of somnambulism. She then produced a notebook, in which was written the text quoted above.

This manuscript was later studied by experts of the subject (id est, the subject of writing texts about the pretender of this blog, which, as a matter of fact, is a rather new field, as the first historical evidence is the text in question). Our scientists concluded, after a comprehensive study of the piece, that the first and only text about the pretender was written

- by someone who didn't know him well
- in an unconscious state (as predicted)
- with no direct or indirect implications on real life,

Scientists emphasize that the name, which appears exactly once, was written incorrectly. They conjecture that this was intended - obviously not by its author, but by the spirit of history.

Experts further note that the irony in the text as well as the story of its production are not understood by its author, amplifying the existential implications of the phenomenon.

Faşizm Hakkında Konuşabilir miyiz Lütfen?


Bir dakikanızı rica edeceğim, çünkü çok kafam karıştı.

Şimdi, Türkiye'de yönetim biçimi faşizm midir, değil midir? Türkiye'de burjuva demokratik devlet aygıtı çalışmakta mıdır, yoksa tek bir adamın keyfi kararları mı uygulanmaktadır?

Biraz bunun üzerine ve de bunun anlamı üzerine konuşabilir miyiz lütfen?

Bunu daha önce de söyledim, ama şimdi seçim sonuçlarına şaşıranları gördükçe iyice kafam karıştığı için tekrar söylüyorum: Arkadaşlar, 'faşizm var' deyip sonra yokmuş gibi davranamayız.

Türkiye'de "oylar" ile "seçim sonuçları" arasında bir korelasyon yoktur. Olamaz ! Olaydı, buna faşizm demezdik zaten.

Dikkat et bak, ne Ankara ne de İstanbul'da sonuçlar belliyken, Tayyip çıktı balkon konuşması yaptı Bilal'le. Bunu anlamayanlar var aramızda. Adam diyor ki: "Daha ne istiyonuz? İşte oy da verdiniz. Oyun bitti. Dağılın!"

Kendi kitlesine diyor ki, "Size bu oyunda böyle bir rol verdik. Sonuçların sizinle de bir ilgisi yok. Gidin gözüm görmesin sizi."

Görünen o ki, hem Ankara'da hem İstanbul'da CHP adayları AKP adaylarından daha fazla oy aldılar. Ve ama seçimi de kaybettiler. E, ne bekliyorduk ki zaten?

Tekrar ediyorum: Daha fazla oy almak, seçim sonuçlarına göre önde olmak anlamına gelmiyor ! Faşizm böyle bir şey değil.

Şimdi, diyebilirsiniz ki "Türkiye'de öyle bir faşist yönetim yok. Tamam, bir diktatör var, ama yine de hukuk ve demokrasi diye de bir şeyler var hala." Bunu diyorsanız eyvallah. 'Dönün son on yılın bilançosuna bakın.' demekten başkaca bir lafım yok.

Ha, ama eğer Türkiye'de faşist bir yönetim olduğunda hemfikirsek, o zaman tutarlı olmak lazım.

Faşizm, tanım gereği, TANIM GEREĞİ, düzen araçlarıyla devre dışı bırakılamaz. TANIM GEREĞİ, faşizmden yumuşak geçiş, faşizmi zayıflatarak yenmek vb. şeyler olamaz.

Faşizmi defetmenin yolu, faşizme karşı omuz omuza aktif siyaset yapmaktan geçiyor. Şu anda çapulcuların yapabileceği en kötü şey, marjinden merkeze yönelmek, muhalefeti "normal"leştirmektir.
 

Tatava Yapma??

Seçimler yaklaşırken, faşizme karşı tüm AKP-karşıtı oyların tatava yapmadan seçilmeye en yakın adaya verilmesiyle ilgili bir kampanya başladı.

Argüman kabaca AKP'nin oylarını düşürerek faşizmden kurtulmamızı öneriyor.

İyi de, bu argüman faşizmin nasıl çalıştığını hiç anlamamış ki !

Tatava kampanyasını savunanların mantığı şöyle: Halk AKP'yi destekledi, o yüzden AKP güçlendi, o yüzden Tayyip iktidarını koruyor. Demek ki seçimde halk desteğini efektif biçimde AKP'den çekersek Tayyip iktidarından kurtulabiliriz.

Oysa faşizm bunun tam tersi şekilde çalışıyor:

1) Öncelikle Tayyip güçlü. Bu güç, a priori'dir, halkla bir ilgisi yoktur. Tayyip'in emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını uzlaştırma yeteneğinde gizlidir.

2) Bunun sonucu olarak AKP güçlü. Bu, Tayyip'in bir sonucudur. Tam da bu yüzden Tayyip rezil rüsvan olduktan aylar yıllar sonra bile Tayyip'siz AKP projesi devreye sokulamıyor. Tayyip'siz AKP aynı işi göremiyor.

3) Tüm bunların sonucu olarak AKP seçimleri kazanıyor. Halk desteği vb. a posteriori'dir: AKP güçlü olduğu için devlet aygıtını ve neredeyse tüm medyayı elinde tutuyor; dolayısıyla AKP iktidarına toplumsal rıza üretebiliyor. (Tıpkı tüm diğer faşizmler gibi.)

Bunlara ek olarak:

1. Tayyip öyle büyük suçlar işledi ki seçimle veya herhangi bir "normal" yolla görevden çekilmesi kendi açısından imkansızdır. Tayyip için iktidar, ölüm kalım meselesidir. Emekli olup resme başlamanın bir seçenek olmadığını biliyor. Hatta düzgünce yargılanacağından bile emin değil.

Bu yüzden Tayyip'in sakinleşmesi imkansızdır.

2. Burjuvazi açısından Tayyip'in siyasal ömrü dolalı çok oluyor. Hala alternatif bulamadıkları için onun bu azgın tutumuna uyarı açıklamaları yapmakla yetiniyorlar.

Demek ki; Tayyip "normal" yollarla, yani burjuva siyasetin içinden yöntemlerle devrilemez. Hele yerel seçimlerle falan hiç devrilemez.

Tayyip hiçbir noktada "Ha iyi peki madem ben çekileyim kenara." demeyecek ! Seçimi kazansa da kaybetse de, hatta tüm burjuvazi ona sırtını dönse de demeyecek.

Dolayısıyla seçim yoluyla (hele ki yerel seçim yoluyla) faşizmin etkisinin azaltılması vb. bugün Türkiye'de mümkün değildir.

Fethullah bunu gördüğü için direkt AKP kurmaylarını ortadan kaldırmaya oynuyor. (Örneğin parti kurmaya veya açıkça başka bir partiyi desteklemeye kıyasla... Üstelik Fethullahçı milletvekilleri bile henüz AKP'yi terk etmediler.)

Bunlardan çıkan sonuç şöyle: Faşizmi defetmenin yolu, faşizme karşı omuz omuza aktif siyaset yapmaktan geçiyor. Şu anda çapulcuların yapabileceği en kötü şey, marjinden merkeze yönelmek, muhalefeti "normal"leştirmektir.

PS: Bu söylediklerim "normal" muhalefet gerçekten sol, sosyal demokrat falan olsa da geçerli kalıyor. Hele bizimki gibi "MHP'ye bas geç", "Mansur Yavaş'a bas geç" vb. durumlarda haydi haydi geçerlidir sanıyorum.